Ders Notları Weblog

Just another WordPress.com weblog

Kapela


İteklemesiyle açılıyor kapı. Eve uzanan yolda ıhlamur kokusu, çok sever. Çayını değil de kendisini. Koca birer ağaç olmuşlar şimdi. Dolgun tanelerde dolaşan elleri “ Haticeee!” haykırışıyla utanıp kavrıyor valizi. Yüksek topuklar zeminde sendeleniyor. “ Patlama geliyorum.” Baş başa vermişte gelişinden habersiz çekişip duruyorlar. İnatçı iki keçi gibiler. Anası başlamasın bir kez, söyleniyor yine “ütüsüz pantolon giymezmiş şu yaşta.”
Vızıltılar perde olup örtüyor mahremiyeti. Bahçenin her yanındalar, en çok salkımlarda. Uğuldayan saydam kanatları ile göğün maviliğine dalıyorlar. Ağaç kovuğu, bir kaya dibine ulaşana dek öylece uçacaklar.
“Ağlama da söyle, neyin var? ”
“Çatıda yuvaları varmış. Taş atıp kaçtılar. Dinlemediler ki beni.”
“ İyi halt ettiniz. İp atlasaydınız ya, ne işiniz vardı bahçede! Sarıca arı bunlar.”
Çamur sürerken gülüşmüştüler. Parmakları saçlarında gezinirken “ Zehirli olur iğnesi,” demişti. “Çıkartmak gerek.” Öldürür müydü? Belli olmazmış orası. Hepsi birden başını sarabilirmiş. Aynayı uzatarak “ bak, çilli yüzünde kocaman bir de burun”.
Pankiş burunlusuydu evdekilerin. Mustafa’nın ise hiçbir şeyi. İkide bir dirseği yüzünde. Sorsa gözlerini kısıp diklenecek.
Masada sırtı kapıya dönük babasının. İri kıyım gövdesiyle çardağın altına sığınmış güneşten. Elinde bıçak, önündeki kaba karpuz kabuğu doğruyor. Salya sümük koca dili uzanırdı Alacalı’nın. Başı yemlikte sütle çatlayan damarlarının sağılmasına göz yumardı. Bahçe canlanırdı o vakit.
“ Hatice Abla, üç litre olsun.”
“Misafir mi var?”
“ Eltim hasta ona gideceğiz.”
Basamaktaki mendile bırakılırdı süt paraları.Onca insan çalıntı anların keyfini sürerdi. Yolunda gitmeyen her ne varsa ağızlarda. Çoğu kaçamak yollardan. Eğlenceydi çocuk aklına.
Kapasa gözlerini şimdi, “ kimim” dese. Kızım der, bağrına basar mı ?
Avuçlarına sığmıyor kemikli eli. Tanıdık. Öperken “ benim” diyebiliyor, “Leyla.” Demirci körüğü gibi göğsü. Hırıltıyla inip kalkmakta. Avazı çıktığınca haykırmak istiyor. Kolları boynunda. Çillerine kirpikleri damlıyor. Öyle kayıtsız ki . Geriliyor adımları. Mavilikle arasında bulut. Ürperiyor teni, üşüyor.
Dirseklere dek kıvrılmış yenleri. Durma öyle ayakta diyor. Kemerli burnunun üstünde gözleri çakmak çakmak . Bilir bakışını anasına ettiği laflardan. Sessizlik ardından tufan. Yıllar uslandırırmış adamı. Sandalyeyi çekişi, oturuşu. Sanki hareketleri daha bir ağır . Gülmüyor yüzü. Öfkeyle de bakmıyor. Uslanmasa iyiydi. İç geçiriyor soluklanarak. “ Görmeyeli nasılsınız baba?”Sıcak sıcak yapışıyor fanilası. “ Görmeyeli diyorum, iyi misiniz?” “ Çok şükür. Dolanıp duruyorum bahçede. Hatice de iyi.” Çakmağa uzanıyor eli. Rüzgar üfül üfül. Zippo. Yüzünde kocaman bir duman. Dalga dalga hareleniyor ela gözleri. “ Haticeee.” İncirin gölgesi omzuna iniyor. Kamburu… Düşündü de yoktu .
Kuyulu Kahve. Topal Cemal’in. Babası girer, o çıkardı. Sağda soldaymış. Selamını kim alırsa. Üç katlı evi önce o dikti mahalleye. Köln’e çalışmaya göndermiş oğlunu. Yoksa nerdeymiş onda o yürek. Babası. Dinlemeliydi.
“ Haticeee!”
“ Dur seslenme, ben bakayım içeri.” İki taş basamağı atlaması gerek. Topuğunu kaptırıyor çatlağa.
Penceredeydi kırmızı eşarbıyla. Hani gökkuşağı belirir yağmurun ardından. Kat kat bulut süpürülür ötelere. Yüzü öylece ışıl ışıl. Tutuyor kolundan yanındaki boşluğa çekiyor. Tahta divan gıcırtıyla inleyip sırtlıyor çöküşünü.
Kolay mı onca yıldan konuşmak. Yüzüne uzanmış kulağa tekrarlaya tekrarlaya. Çantasından çıkardığı mendili uzatıyor “ Çok şükür, rahat geçti yolculuk.”
“ Nerede o?” diyor, Sesi kadife yumuşaklığında. “ Gelmedi mi?” Az sonra kapı koluna uzanacak mini mini ellerin itiş kakışla içeri koşuşmasını umuyor besbelli.
“ Gelemedi. Çok yoğun ya…”
“ Onca yol bir başına. Zor olmadı mı? ” Tavanda ki kiriş çürümüş. Bir örümcek iplik iplik ayaklarıyla sarkıyor aşağı.
“ Uçakla geldim. Öyle rahat ki.”
Atkıyla paltosunu alıp çıkmıştı evden. Para istemişti yine. Çalışamadığı günlerdi. Hani borç alsa Maria’dan gidip zıkkımlanacak. Dua et sönmesin demişti. Her taraf kar tipi. Kapı pencere açık. Nasıl sönmez! Aklın başında mı senin. Başında. Sönmüyor mum inadına.
“ Özlemişsindir kahvemi.” Köpüğü üzerinde buram buram kokan, özlenmez mi hiç! Kaç yıldır demliyorlar, çay gibi . Unutmuş.
Elinde bez. Maria, ne çok bilir herşeyi! Kaç kez o diye çağırıldı. Şaştılar yüzüne bakarak, sordular. İşveren orada, versin cevabı. Omuz silkmişti süpürürken.
Öğleden sonra, hafta sonları. O da sıra gelirse. İki büklüm kalana dek çalışırdı İtalyanlar. Bekle doğum sancısı tutsun diye. Diplomadan geçmişler dil de yok.
“ Orta şekerli yaptım”.
“ Kapatırım ama.”
“ Kapa bakalım.”
Duyulmak isteneni söylerdi anası, yakıştırdıklarını. Moruna bakar yüzlerin, alına. Tıkırtıyla kapadı. Umut tükenmezdi ki. Ama önce sabır, keyfini beklemeli telvenin.
Gözlüğü yukarı iteliyor ilkin, sonra titreyen ellerini nereye koyacağını bilmezmiş gibi perdeyi aralıyor. Babasının başı beliriyor pencerenin dibinde. Su verdiği her çiçeği duymak ister gibi kulağı saksılara eğilmiş.
“İçeri gelsene adam. Acelesi ne! Sularsın sonra.” Çalkalanıyor kova. Beyaz bir akıntı olup yaseminleri örtüyor.
“ Mustafa’dan var mı hayır haber? ” Haber var da… Hayır? O kadarına aklı erse.
“ Çoluk çocuk iyiler onlar da. ”
“ Gelecekmiş dediler.” Kıyamet koparsa olur dediği.
“ Ödenecek birkaç taksidi varmış. Meraklanmayın yakında düşer yola.” Gözleri ışıyor bir an. Kırışıklık artıyor, alnı kat kat derinleşiyor. Terzi ne de olsa bilir kumaşını.

Written by Sarı Sayfalar

August 25, 2011 at 11:20 am

Posted in Story

Tagged with , ,

%d bloggers like this: