Ders Notları Weblog

Just another WordPress.com weblog

Thomas Mann Öykülerinde Tipleme

leave a comment »

   Görsel ” Edebiyat aracılığıyla esenliğe kavuşturulmasına karşın, yaşam, yaşama günahını işler durur sürekli, çünkü her eylem us gözünde bir günahtır.”  Lisaweta Iwanowna’ya açıldığı anlardan birinde söylemiştir bunu Tonio Kröger. 

     Lisaweta’ya bunları söylerken ona gerçekte kur yapmaya çalıştığını düşünmek istiyorum. Yıllar sonra döndüğü baba ocağında yalnız bir adam olarak yaşlanmak istemediği için genç kızın gönlünü şöyle bir yokladığını.Umarım bunu yapmak istemiş olsun. Ve hikayesi  yanlızca iki kişinin çalkantılarıyla sınırlansın. Ama ya pencereden herkes adına bakmışsa yaşama? Bu durumda bulantısını nasıl açıklayacağız? Cevaplanacak onca soruyu geride bırakarak kayıtsızca bir hikayesinden diğerine geçerken hızına yetişemiyor, izleklerine bakarak soluklanıyorum biraz.

     Hemen her öyküsünde iflas etmiş ya da hastalıkla boğuşan bir tüccara rastlıyorum. Sonra bir bahçeye. İçinde yıkılmaya yüz tutmuş ev ve havuza. Yazar açık yüreklilikle çağırıyor bizi olsa gerek, kendini esirgemiyor. İçtenlik bu, evet evet. Çok büyük bir özveri aslında.

      Novellerinde otobiyografisini yazdığını düşünerek okuyacaklarıma dikkat kesiliyorum.

Thomas Mann kahramanları çok tuhaf,  pek konuşmuyorlar. Novellerinde yaşam susmuşken bunu elbette yadırgamıyorum.Yakınmıyorlar ama. Yorgunlukları, ancak tekdüze bir yaşamda dindirilebilecek sancıları var. İyice sokuluyorum aralarına. Onları biraz yakından tanımalıyım şimdi.

     Örneğin loşlukta yüzünün ancak bir kısmını seçebildiğimiz Bay Spinell’e bakalım. Masasındadır  yine.  Başı da eğiktir.  İnatla,  cevaplanmayacağını bildiği mektuplardan birini daha yazmaktadır.  Ne mektuplar ama. İçinde yenilir,yutulur cinsten olmayan hakaret cümleleri peş peşe sıralanmış. Üstelik her biri şehrin adı sanı bilinen önemli şahsiyetlerine  gönderilecek. 

     Ya da Johannes Friedemann tiplemesine. O da Bay Spinell gibi sık sık odasına kapanır. Orada kemanıyla oyalanır ki öne kavisli göğsüne rağmen çalabilmektedir kemanını. Hikaye ve şiir kitapları da okur. Tutkuyla üstelik. Yükselen sesi , içinde aşk sözcüğü geçen mısralara gelince eşikte kulak kabartarak bekleşen gündelikçi kadınların fısıltıları arasında geri çekilerek kesilir.

     Tonio Kröger ise yetenekleriyle içlerinde en dikkat çekici olanıdır. Güneyli  yüzü,  ürkek bakan  iki siyah gözün klavuzluğunda yönünü ararken  beyaz tenli, sarışın alman arkadaşlarının keskin bakışlarıyla karşılaştığında nedense savsaklayan adımlar atmaya başlar. 

Kaçınmaya çalıştıkları her neyse gölge gibi peşlerindeydi Mann karakterlerinin. Belki bana öyle geldi, bilemiyorum.

     İyisi mi, önce Friedemann’ın öyküsüne de bir bakalım. 

     Öykü küçük bir kaza ile başlar. Annesi kızlarıyla çıktığı gezintiden dönünce bir aylık Friedemann’ ı kundaklandığı masanın dibinde tortop yatarken bulur. Hizmetçi kadın, sarhoş, bebeğin başında öylece bakıyordur. Üzerinde durulmaz pek,  geçiştirilir. Olay öncesinde anne üstüne düşeni  yaparak kadını uyarmıştır çünkü. O halde mesele yoktur.  Bana göre küçük Friedemann’ın kamburu ailenin yaşadığı talihsizlik ve vurdumduymazlığa dayalı gibidir. Friedemann daha küçükken babası hızla iflasın eşiğine gelir. Kederinden olacak, fazla da yaşamaz zaten.  Böylelikle Thomas Mann,  normal yaşamdan soyutlanmış bir Friedemann çıkarır karşımıza. Onu tüm çıplaklığıyla görürüz.  Yazar, saplandığı derinlikte sancıyan bir ağırlıktan kurtulmuşçasına rahattır.

      Okuduğum zaman bu sıska bedene reva gördükleri için yazarına içerlemiştim. Talihsizliği cezalandırmak kastı mı taşıyordu ne?  Sonra, Tonio Kröger ağzından söylenmiş şu cümle geldi aklıma “ …bu iş için daha baştan seçilmiş ve lanet halkası boynuna geçirilmiş bir sanatçıyı, biraz bakmasını bilen kimse öteki insanların arasından hemen bulup çıkarır.” Etkileyici bir yargı. Thomas Mann kendi dönemine ait etkilerle burada belki başka bir şey anlatmak istedi ama yine de düşünmeden edemedim. Bir çok insan yaratılışındaki duyarlılıkla yönelmiştir sanata.  Eminim,  yatkınlıklarının farkına varamadığı için sanattan uzak kalmış diğerlerinden mutsuz da değillerdir. İronik dilden okur olarak payını alma sırası bize mi gelmişti yoksa?  Sanata verdiğimiz değer kadar ki her zaman fazlasını hak etmiş sanatçılarımızdan bunu esirger miydik hiç! Şu soruya cevap aradığını varsayıyorum.  Bu insanları lanetleyen kim, üstelik doğuştan gelen kazanımları yüzünden.  İnanıyorum ki , aykırı, tuhaf kalmak bahasına olsa da sanatın hakkını verebilmek için bir nebze insani duygulardan arınmışlığı savundu.

     İyi ki şans eseri önce, Faulkner’in Ses ve Öfke’sine bakmışım.  Derinlikli dil özelliğini oradan az buçuk tanımasam  kolayca gözardı edebilirdim Friedemann ve diğerlerini. Kuralcılığın ardına gizlediği gerçek yüzüyle barışık yaşayabilen Jason’la Thomas Mann kahramanları baş edebilecek midir mesela?  Friedemann’ın karşısına vücut dilinde sırnaşan dişiliğiyle Quentin çıksa ve tıpkı dayısı Jason’u cezalandırmak isterken yaptığı gibi sessiz öfke ataklarıyla zavallı Friedemann’a yönelse ne yapardı bizimkisi? Kemanına mı sarılırdı yine?  Sanmam. Yolları kesişmezdi bir defa.  Quentin’in yaşadığı orta sınıfa özgü kaygılar Friedemann’ın nispeten ayrıcalıklı sayılabilecek dünyasına yabancı şeylerdi. Edebiyata, şiire tutkundu.  Tablo gibi eşsiz, zarif bulduğu bir kadının iç dünyasındaki sığlığı farkedince hatasını kabullenemeyip kendi yaşamına son vermiştir.

      Ya,  traşsız yüzü ve koca göbeğiyle Benjamin?  Kapatıldığı akıl hastanesinde  yetişkin olamayacak  aklı, bahçelerinde ki çitin parmaklıkları arasına sıkışmış çocukluğun izini sürerken  sanatoryum da dinlenen Bay Spinell’den gerçekte ne kadar uzaktır?  Toplumsal sorunlara farklı pencerelerden baksalar da  Faulkner üzerinden Thomas Mann’ı aramak, izleklerini sürmek verimli bir çalışma olurdu herhalde.

     Ama itiraf etmeliyim gereğinden çok dış mekan betimlemesi var. Sabredebilsem, öğreneceğim. Anlatımın zenginliğine kapılarak her betimlemede gün yüzüne çıkacak bir kişilik özelliğini keşfetmenin hazzını duyacağım. Kasvetli duruşlarına, umutsuzluklarına öylesine odaklıyım ki dikkatimin başka yere kaymasına gönlüm razı olmuyor nedense. 

 

Aydın AKDENİZ

 

Written by Sarı Sayfalar

April 13, 2012 at 2:30 pm

Posted in Uncategorized

Tagged with , ,

Kömür Karası

leave a comment »

Adımları hızlanırken, nedir çilesi şu kadının diye düşündü. İlle de ütülü olacakmış giysileri. Ütüye kömür doldururken solgun parmakları sımsıkı kavrardı kırık ahşap sapı. Nasırlaşan avuçları bazı geceler yüzüne kapanırdı. Evden uzakta koca iki yıl. Neler değişmişti yokluğunda kim bilir! Topuk sesleri zeminde yankı bulurken vızıltılar bahçenin her yanında. Başının üstünde uçuşan saydam kanatlar göğün maviliğinde kararan beneklere dönüşerek vızıldıyordu. Çilleri vardı yüzünde, yanaklarına kümelenmiş küçücük, sarı sarı. İp atlarken “ çilli kız” diye takılmışlardı da aynaya bakmıştı. Açık pencereden parlak zemine süzülen yeşil gölgelerin izin verdiği ölçüde sayardı bu benekleri. On sekiz, on dokuz, yirmi. Öteye gidemezdi ama. Yapraklarla kararırdı her şey. Gözlerine sancılar girerdi. “ Ne dikiliyorsun saatlerce orada!” Olmuş muydu gerçekten o kadar! Beneklerini, üstelik yalnızca bir kısmını sayabilmişken işittiği şeye de bak. Fırlardı hemen sokağa. Şarkılar söyleyen iki kolun havada çizdiği dairelere yakalanmamak için zıplamaktaydı. Şehrin kenar mahallesindeki çatılar da ısınırdı güneşten. Göz kamaştıran beyazlık ufukta tepenin ardına kayarken, sokakta izlerdi günü. Ve sokaktakiler. Örneğin Ayşe Hanım. Yıllardır yanmazdı ışıkları. Evi ha çöktü ha çökecek. Kalabalıkmış o vakit cenazesi. Öyküsü bile yazılmış. “ İnanma, palavracının tekidir o muhtar.” Demişti komşuya babası. Yalnızca palavracı mı, mirasçılarından yarı fiyatına almışmış viraneliği. Konduruvermişti üç katı. Üst üste üç ev. Nasıl görünürdü ki oradan sokak? – Gitmeyeceksin bir daha oraya – Sana ne! İstediğim yere giderim. – Söylerim bak, ama anneme. – Söyleee. İnanmaz ki sana. Ayrılmazdı peşlerinden. Üç yıl önce ip atlayan kızların yanında. Şimdi de çarşıya pazara giderken bir gölge gibi her yerde. Eline sıkıştırılan “üç beş kuruşla da” yetinmiyor üstelik. Kızlardan biri çıkışmıştı ona, “ Git buradan sünepe! Hadi o, üvey kardeşin anladık. Ya biz neyin oluyoruz.” Yasaktı evde o kelime. Herkes sus pus. Sokakta yalpalayan adımlarını alkol kokusu izlerdi. “ Saçımı süpürge yaptım sana, ” diye başlayan sitemi, duvarlara çarpan bir şeylerle kesilirdi. İri, soğuk buz parçalarını alırdı o da ağzına. “ Öhhö, öhhööö. yeme şunları be kızım!” Ama o, bu kez tütün kokuları arasında “Ağlama Mustafa’m yok bir şeyciğiiim, ” diye sayıklar. Anası “ dökecek biraz kurşun bulalım, getirin şu tavayı .” Sırnaşarak bir şeyler soruyor Mustafa’da. Ona “ Patlama hemen bekle de gör” diyorlar. “ Nerede o, baban olacak adam!” “ salonda uyuyor.” Bir şeyler mırıldanıyor sesler. Dalgalanan tül perde de, üşüyor o. Ay ışığında sadece iki tek çizgi. Kulakları dikilmiş tekir kedinin. Teninde bir yırtılma. Fırlıyor karanlığa Tekir. “ Tıpkı anası!” “ Sus” diyor diğeri. “ Duyacak.” Ama duyuyor. -Otur sakın kımıldama. Allah korusun koluma değerde yanarsın sonra. Mustafa, ağlamaya başlıyor yeniden.

Written by Sarı Sayfalar

August 25, 2011 at 3:01 pm

Posted in Uncategorized

Tagged with , , , , ,

Kapela

İteklemesiyle açılıyor kapı. Eve uzanan yolda ıhlamur kokusu, çok sever. Çayını değil de kendisini. Koca birer ağaç olmuşlar şimdi. Dolgun tanelerde dolaşan elleri “ Haticeee!” haykırışıyla utanıp kavrıyor valizi. Yüksek topuklar zeminde sendeleniyor. “ Patlama geliyorum.” Baş başa vermişte gelişinden habersiz çekişip duruyorlar. İnatçı iki keçi gibiler. Anası başlamasın bir kez, söyleniyor yine “ütüsüz pantolon giymezmiş şu yaşta.”
Vızıltılar perde olup örtüyor mahremiyeti. Bahçenin her yanındalar, en çok salkımlarda. Uğuldayan saydam kanatları ile göğün maviliğine dalıyorlar. Ağaç kovuğu, bir kaya dibine ulaşana dek öylece uçacaklar.
“Ağlama da söyle, neyin var? ”
“Çatıda yuvaları varmış. Taş atıp kaçtılar. Dinlemediler ki beni.”
“ İyi halt ettiniz. İp atlasaydınız ya, ne işiniz vardı bahçede! Sarıca arı bunlar.”
Çamur sürerken gülüşmüştüler. Parmakları saçlarında gezinirken “ Zehirli olur iğnesi,” demişti. “Çıkartmak gerek.” Öldürür müydü? Belli olmazmış orası. Hepsi birden başını sarabilirmiş. Aynayı uzatarak “ bak, çilli yüzünde kocaman bir de burun”.
Pankiş burunlusuydu evdekilerin. Mustafa’nın ise hiçbir şeyi. İkide bir dirseği yüzünde. Sorsa gözlerini kısıp diklenecek.
Masada sırtı kapıya dönük babasının. İri kıyım gövdesiyle çardağın altına sığınmış güneşten. Elinde bıçak, önündeki kaba karpuz kabuğu doğruyor. Salya sümük koca dili uzanırdı Alacalı’nın. Başı yemlikte sütle çatlayan damarlarının sağılmasına göz yumardı. Bahçe canlanırdı o vakit.
“ Hatice Abla, üç litre olsun.”
“Misafir mi var?”
“ Eltim hasta ona gideceğiz.”
Basamaktaki mendile bırakılırdı süt paraları.Onca insan çalıntı anların keyfini sürerdi. Yolunda gitmeyen her ne varsa ağızlarda. Çoğu kaçamak yollardan. Eğlenceydi çocuk aklına.
Kapasa gözlerini şimdi, “ kimim” dese. Kızım der, bağrına basar mı ?
Avuçlarına sığmıyor kemikli eli. Tanıdık. Öperken “ benim” diyebiliyor, “Leyla.” Demirci körüğü gibi göğsü. Hırıltıyla inip kalkmakta. Avazı çıktığınca haykırmak istiyor. Kolları boynunda. Çillerine kirpikleri damlıyor. Öyle kayıtsız ki . Geriliyor adımları. Mavilikle arasında bulut. Ürperiyor teni, üşüyor.
Dirseklere dek kıvrılmış yenleri. Durma öyle ayakta diyor. Kemerli burnunun üstünde gözleri çakmak çakmak . Bilir bakışını anasına ettiği laflardan. Sessizlik ardından tufan. Yıllar uslandırırmış adamı. Sandalyeyi çekişi, oturuşu. Sanki hareketleri daha bir ağır . Gülmüyor yüzü. Öfkeyle de bakmıyor. Uslanmasa iyiydi. İç geçiriyor soluklanarak. “ Görmeyeli nasılsınız baba?”Sıcak sıcak yapışıyor fanilası. “ Görmeyeli diyorum, iyi misiniz?” “ Çok şükür. Dolanıp duruyorum bahçede. Hatice de iyi.” Çakmağa uzanıyor eli. Rüzgar üfül üfül. Zippo. Yüzünde kocaman bir duman. Dalga dalga hareleniyor ela gözleri. “ Haticeee.” İncirin gölgesi omzuna iniyor. Kamburu… Düşündü de yoktu .
Kuyulu Kahve. Topal Cemal’in. Babası girer, o çıkardı. Sağda soldaymış. Selamını kim alırsa. Üç katlı evi önce o dikti mahalleye. Köln’e çalışmaya göndermiş oğlunu. Yoksa nerdeymiş onda o yürek. Babası. Dinlemeliydi.
“ Haticeee!”
“ Dur seslenme, ben bakayım içeri.” İki taş basamağı atlaması gerek. Topuğunu kaptırıyor çatlağa.
Penceredeydi kırmızı eşarbıyla. Hani gökkuşağı belirir yağmurun ardından. Kat kat bulut süpürülür ötelere. Yüzü öylece ışıl ışıl. Tutuyor kolundan yanındaki boşluğa çekiyor. Tahta divan gıcırtıyla inleyip sırtlıyor çöküşünü.
Kolay mı onca yıldan konuşmak. Yüzüne uzanmış kulağa tekrarlaya tekrarlaya. Çantasından çıkardığı mendili uzatıyor “ Çok şükür, rahat geçti yolculuk.”
“ Nerede o?” diyor, Sesi kadife yumuşaklığında. “ Gelmedi mi?” Az sonra kapı koluna uzanacak mini mini ellerin itiş kakışla içeri koşuşmasını umuyor besbelli.
“ Gelemedi. Çok yoğun ya…”
“ Onca yol bir başına. Zor olmadı mı? ” Tavanda ki kiriş çürümüş. Bir örümcek iplik iplik ayaklarıyla sarkıyor aşağı.
“ Uçakla geldim. Öyle rahat ki.”
Atkıyla paltosunu alıp çıkmıştı evden. Para istemişti yine. Çalışamadığı günlerdi. Hani borç alsa Maria’dan gidip zıkkımlanacak. Dua et sönmesin demişti. Her taraf kar tipi. Kapı pencere açık. Nasıl sönmez! Aklın başında mı senin. Başında. Sönmüyor mum inadına.
“ Özlemişsindir kahvemi.” Köpüğü üzerinde buram buram kokan, özlenmez mi hiç! Kaç yıldır demliyorlar, çay gibi . Unutmuş.
Elinde bez. Maria, ne çok bilir herşeyi! Kaç kez o diye çağırıldı. Şaştılar yüzüne bakarak, sordular. İşveren orada, versin cevabı. Omuz silkmişti süpürürken.
Öğleden sonra, hafta sonları. O da sıra gelirse. İki büklüm kalana dek çalışırdı İtalyanlar. Bekle doğum sancısı tutsun diye. Diplomadan geçmişler dil de yok.
“ Orta şekerli yaptım”.
“ Kapatırım ama.”
“ Kapa bakalım.”
Duyulmak isteneni söylerdi anası, yakıştırdıklarını. Moruna bakar yüzlerin, alına. Tıkırtıyla kapadı. Umut tükenmezdi ki. Ama önce sabır, keyfini beklemeli telvenin.
Gözlüğü yukarı iteliyor ilkin, sonra titreyen ellerini nereye koyacağını bilmezmiş gibi perdeyi aralıyor. Babasının başı beliriyor pencerenin dibinde. Su verdiği her çiçeği duymak ister gibi kulağı saksılara eğilmiş.
“İçeri gelsene adam. Acelesi ne! Sularsın sonra.” Çalkalanıyor kova. Beyaz bir akıntı olup yaseminleri örtüyor.
“ Mustafa’dan var mı hayır haber? ” Haber var da… Hayır? O kadarına aklı erse.
“ Çoluk çocuk iyiler onlar da. ”
“ Gelecekmiş dediler.” Kıyamet koparsa olur dediği.
“ Ödenecek birkaç taksidi varmış. Meraklanmayın yakında düşer yola.” Gözleri ışıyor bir an. Kırışıklık artıyor, alnı kat kat derinleşiyor. Terzi ne de olsa bilir kumaşını.

Written by Sarı Sayfalar

August 25, 2011 at 11:20 am

Posted in Story

Tagged with , ,

Ilık bir nefeste, İstanbul’dur solunan..

with one comment

Türlü, türlü oyunların vardı senin. Tren raylarının üzerine bıraktığın çiviler o tonlarca ağırlık altında ezilirdi de bunlardan kargılar ve ok uçları yapardınız. Küçükyalı’dan bindiğiniz banliyö treninin vagonları arasında koşuşturur, içeride başkalarını rahatsız etmeği göze alarak köşe kapmaca oynardınız hani. Suadiye sinemalarının gündüz matinelerinde dönemin en güzel filmlerini izlerde, dönüşte anlatılanı merakla dinleyen diğerlerine ballandıra, ballandıra keyifle aktarırdınız çocukça yaşanan tüm o anları. Taksim sinemalarının adını şimdi hatırlayamadığım en gösterişli olanlarından birinde izlediğin ve başrollerinde Charles Bronson’un oynadığı “ Beyaz Buffalo” adlı film ne unutulmaz güzellikte bir filmdi öyle. Sinemanın yukarıdan aşağıya olan eğimli iç mekânı ise nasılda büyülemişti seni hani, hatırlar mısın acaba bunu şimdi. Bostancı’dan Göztepe’ye bütün o kıyı boyunca yaya olarak gezilip dolaşılmadık hiçbir yer bırakmazdınız.

Otomatik kumar makinesini ilk kez orada görmüştün. Hazneye atılan bozuk paranın, düşeceği son noktaya ininceye dek çarparak iliştiği tüm metal yüzeylerde duyulan o metalik bozuk para sesi ile heyecanlanır, içini kazanma hırsı kaplardı. Sonra dönmeye başlayan o renga renk küçük yuvarlak silindirlerle birlikte aynı renklilikte yanıp sönen ışıklar. Küçük kazançların ardından başlayan kayıplar. İyice araştırılan ceplerde bulunan yirmi beş kuruşlara bağlanan büyük umutlar. Pendik’ten Kartal’a uzanan o güzergâhtan ise hoşlanmazdın hiç. Ama telli baba’yı nedense çok sevmiştin. Kâğıt helvalar mıydı bunun nedeni, o vakitler yeşili fazla olan bakir doğası mıydı? hatırlamıyorum ama sevmiştin işte kısaca, o yakayı. Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinden çok istediğin o evcil hayvanları ise satın alamamıştın bir türlü. Yine orada, bir gözü kırmızı diğeri yeşil olan köpek bulunamadığı için Japonya’ya sipariş verilmişti sözde! Onun yerine uyuz görünüşlü, tek gözü kör olan kirli bir sarman kedi alınmıştı ya!. Zayıflıktan zavallı hayvanın kaburga kemikleri sayılıyordu. İçerlemiştin tabii ki bu duruma. Kızmıştın evdekilere de, taa ki, köpeğin yanında Avustralya’dan bir de kanguru getirilmesi sözü karşılığı barışmıştın yeniden, o hinoğlu hinlerle. Nedense hiçbir zaman gelmedi oralardan, sipariş edilen şu hayvanlar. İlk haftalar ve aylar boyunca tüm o beklemeler nafile. Iııı, gelmiyordu işte! Acaba bir daha mı verilseydi şu siparişler?

Tommiksler, teksaslar, zagorlar derken, hayvan dergilerinin o dönemler fasikül halinde yayımlanan serilerine abone olunmuştu. Çocuk aklıyla neydi ki acaba bu abonelik? Abonman bileti gibi bir şey ise, sonuçta ne işime yarardı ki bu! Fakat şu arabalı vapurun en üst katından suya atlayan ağabeyler var ya, hayrandın vallahi onlara. Nasılda, hiç korkmadan dalıyorlardı suya. Her bir dalışta suda, yüzeyden derine kaybolmakta olan şu iki buçuk liraları balıklara kaptırmadan ağızlarında çıkarıveriyorlardı hemencecik dışarı. Bir dalış iki buçuk liraydı demek haa, üstelik onca alkış, onca pohpohlama! Ne iyi vallahi! Büyüyünce onlar gibi mi olsaydım acaba bende. Şöööyle gererek kaslarımı metrelerce yüksekten baş aşağı dalabilseydim denize. Üstelik ben para da istemezdim kimsecikten. Yalnızca, şu küçük alkışlar olsun, yeterdi bana. Bir de şeyy, utanıyorum söylemekten belki ama şu karşı sitedeki kızın kulağına şöyle hafiften bir çalan olsaydı yapacağım o dalışları! Manzarayı düşünmek bile kıpır, kıpır ediyor insanın içini. Birde gerçek olsa, ne iyi olurdu bu. Göz göze gelmekten kaçınırdım onunla. Yüreğimin gümbürtüsü dışarıdan duyulmasın diye neler, neler yapmazdım ki. Ama o, salaş bir yürüyüşle sırıtarak yanımıza geldiğinde ise yatışırdı kendiliğinden tüm o telaş ve o kargaşa. Köşe başlarında saklambaçlar oynar, aramızda ebeyi yanıltmak için giysilerimizi değiştirirdik.

Vakit çarçabuk geçer akşam oluverirdi birden. Balkonlardan uzanan meraklı başlar, yükselen ve gittikçe öfkelenen çığırtılar arasında sokağa saldıkları çocuklarının adlarını haykırırdı. “ Esiin, Füsuuun nerdesiniz gıız, körolasıca şeyleee., Allah belanızı vermesin, sabahtan beri nerelerde sürtmektesiniz bakiiim siz öööle, gelmek bilmediniz nedense bi türlü eve! ”

Written by Sarı Sayfalar

October 10, 2010 at 1:43 pm

Posted in Life

İstanbul sokaklarında…

leave a comment »

fromtheentrancetothegoldenhorn1881Günümüze gelinceye dek nice uygarlıkların cazibesine metfun olduğu, uğruna evlatlarını dahi çekinmeden feda edebildiği bir istisnai güzelliktir Asitane.

Şairin, bir sengine acem mülkü fedadır, dediği bir yeryüzü cennetidir o. Sihrine kapılan zarif dimağları, sınırsız ilham kaynaklarıyla besleyip sanattan mimariye, edebiyattan musikiye insanlığın görebileceği en güzide eserleri bahşeder.

Asya ile Avrupa’nın geçmişten bugüne uzanan bütün gizemli sırları onun boğaza nazır koynunda mahremiyetini korumaktadır. İnci bir gerdanlık gibi masmavi sulara serpiştirilen adalar, bir yandan sevda dolu yüreklere sığınılacak birer mekan olurken öte yandan fedakarca, Kara Deniz’in kendisi gibi gözü kara ve tehditkar akıntılarına karşı şehrin huzurunu korumak istercesine kendini siper etmektedir.

Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı, Eyyüp Sultan’ı, Dolmabahçe Sarayı ve daha bir niceleri… Adeta yüreğimizden damıtarak ortaya koyduğumuz ve gururla işte atalarımızdan bize miras kalanlar, dediklerimiz…

Seher vaktinde, zamanı ve mekanı aşarak önce semaya yükselen ve oradan da bir yolunu bularak inanan yüreklerimize nakşolan sabâ makamında okunan ezanlar. Yaşlı dünyamızın bir o kadar yaşlı iki kıtasında konuşulan bütün diller, bugün de mazisine ait bir nice aşina değerler bulur bu şehirde. İşte geçmişiyle Ayasofya ve hemen karşısın da Galata Kulesi. Bu ne engin bir duruştur ki her bir köşe başında, beşeriyete ait rengâ renk tüm değerler, hoşgörünün ve zekanın sınırsız derinliklerinde mükemmel bir ahenge dönüşür.

Ah! İstanbul. Kaldırımlarında yürürken senin, benim gibi senin sihrine kapılan bir nice belagat ustalarının zaman ötesinden bugünlere uzanan dizelerini duyarım.

Ötüşen martılar, ayaklarımın dibinde yemlenen güvercinlerin kanat sesleri, tokgözlü Kapalı Çarşı esnafının kendi arasındaki sohbeti ve her şeyden çok yalı rıhtımlarında teskin olan hırçın boğazın dalgaları, bir girdap olarak çekip almakta insanı bugünden geçmişe.

Yerlisinin konuştuğu aksan, dildeki vurgu, diyalogdaki zarafet, güngörmüş zeki atalardan bugünlere kalan genetik miras. Musikî gibi ulvî bir yetenek, sıradan bir vakıadır konuşulan dilde.

Ah! İstanbul, şu diller kifayet eder mi sanırsın anlatmaya güzelliğini. Bir işvedir sendeki, görülmez peri padişahının kızında. Duyulan sonsuz bir özlemdir sana, akıp giden zamanın yanılgısında. Seni biraz olsun mümkün müdür anlamak, gördükten sonra bağrında dolaşan gözü yaşlı avâreleri.

Aydın AKDENİZ

 http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664

aakdeniz1965@gmail.com

Written by Sarı Sayfalar

November 17, 2008 at 7:27 pm

Posted in Historic, Urban and Life

Tagged with ,

Adımlanan sokak kaldırımları ve düşkünlerimiz

with one comment

 

Farklı zamanlarda farklı mekanlarda görülür o ve diğerleri. Bazen bir cami bahçesinin duvar dibinde bazen de harap bir binanın gölgesinde. Dilenmezler. Kimseden bir beklentileri yoktur. Makus talihleriyle onlar, yaşanan zamandan büsbütün koparak iç dünyalarında uzlete çekilmiş, kendilerine yönelen kaçamak birkaç bakış, bir kaç gülüş ve yerini bulmayan, arkası gelmeyen gayri samimi ilgiler cevapsız bırakılır onlarca. Ya da biz duymayız, duymak istemeyiz cevaplarını.

Sükut ve sessizliklerinde nedense hep bir bilgelik ararım ben. Kanaatkar bulurum o insanları. Nerede ve nezaman bulunacağı belli olmayan kuru bir lokma ekmek, ayakta kalabilmek için yeterlidir onlara. İnsan sarrafı olduklarını düşünürüm; dostça yapılan ikramları çevirmemelerinden. Niteliğimizin aynası olduklarına inanırım, kendilerini gördüğümüzde verdikleri tepkilerden.

Talihlerini kanıksamışlardır. Belli ki mazilerinde iç açıcı olmayan bir paradoks var. Duruşlarındaki olgunluk, kimbilir kaç kez bunu sorguladıklarını gösterir. Kırgınlıkları şahıslara mı yoksa şartlara mı yöneliktir bilinmez! Ya da kırgınlık belki de onlar için unutulan, anlamını yitiren bir kavramdır.

Bakışlarını bir türlü yakalayamam çünkü başları hep öne eğiktir. Belki de bir tanımlama getiririm durumlarına, bir kez görebilsem o gözleri.

Ayıp, bizim ayıbımız mıdır? cevabı zor bir soru. Düşkünlere karşı acıma duygusunu yitirmekten Allah’ım, sen bizleri koru.

Aydın AKDENİZ

http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664

 

Written by Sarı Sayfalar

November 17, 2008 at 6:56 pm

Ölçü Ve Tartılarla İlgili Ayetlerin Müslüman Bilginler Üzerindeki Etkileri

leave a comment »

 

 Müslümanlar, farklı ağırlıkları ölçmede, ilmi bir değere sahip olabilecek terazilerin gelişmesinde çok çaba gösterdiler. Onların bu konudaki duyarlılıkları Kur’ân-ı Kerim’de bilhassa Mizan ( ölçü ve tartılardaki doğruluk ) ayetlerinin etkisiyle oluşmaktadır. Araf suresi 85. ayette : “ Ölçü ve tartıyı tam yapın; İnsanların eşyasını eksik vermeyin; yeryüzünü ıslahından sonra bozmayın. Eğer bana inanırsanız, şu söylediklerim sizin için hayırlıdır.” Buyrulmaktadır. Kâinattaki bütün sistemlerin adalet ve üzerine dayandığı, adaletsizliğin bu sistemi bozduğu, doğru dengelerim altüst edildiği yine çeşitli ayetlerle bildirilmiştir. Rahman Suresi, 7–9. ayetler de ; “ O göğü yükseltmiştir. Ölçüyü koymuştur. Ki ölçü ve adalette hududu aşmayasınız. Bir de tartıyı adaletle tutun da teraziyi noksan etmeyin.” İnsanlara Peygamber (a.s.) tarafından iletilmiş olan İlahi yolu takip etmeleri hatırlatılır.21,47. ayette ; “ Biz, Kıyamet günü için, adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da, biz kâfiyiz.”

Kur’ân-ı Kerim’deki, ısrarlar, çağlar boyunca bütün Müslüman nesilleri, farklı şeylerin ölçüm ve tartımında standart birimler oluşturmaya ve doğru ölçümler yapmaya yöneltti. Şehir merkezlerin de Muhasipler ( sayıcı memurlar ) ,standart ölçü ve tartıların, insanlar tarafından kullanılıp kullanılmadığını denetlemek üzere görevlendirilmekteydiler.

     Müslüman bilim adamları, çeşitli metal, mineral ve alaşımların özgül ağırlıklarını ölçmek için kullanılacak olan araçlar yapmak ve bunları geliştirmek üzerinde de yoğunlaştılar. El Bîrûni, Ebû Hatim el-Asfazanî, Ebû el-Rahman el Kazinî, Cabir ibni Hayan ve el-Neyrizî, bu konularda çalışmalar yapan Müslüman bilim adamlarına örnek olarak verilebilir.

 

Yararlanılan Kaynak ; “Encyclopaedıa Of Seerah, Sîret Ansiklopedisi” Afzalur Rahman, İnkılâp Yayınları, Şubat 1988

                      

                  

Written by Sarı Sayfalar

November 8, 2008 at 1:28 pm

Posted in Religion

Tagged with