Ders Notları Weblog

Just another WordPress.com weblog

Archive for the ‘Writing’ Category

Rabia Hatun’un Şiirleri

without comments


Kâş – ey gün üzre sûret-i cânân olsaydı kâş

Çeşmân-ı çarh o sûrete hayran olaydı kâş

Yetmez dü çeşme avâlim-i hüsnün gözetmeye

Nev-i beşerde bir nice çeşmân olaydı kâş

Baktım semaya vecd ile, cânâna benziyor!

Sonsuz süren uzaklığı hicrana benziyor!

Esdikçe bâd ufuklara gâh inliyor gibi

Eflâkı mest eden ney-i Yezdâna benziyor!

Bir gül olaydı gönlüm canan koparmağ üzre!

Bir bûy olurdu cânım bir an o parmağ üzre!

Bir destân içinde âfâk-ı dehrî dutmuş

Bir ism olaydı cismim cânâna varmağ üzre!

Yıldızların ziyâsı sadâdır senin gibi,

Bir sese aydın et dili kim mahbesin gibi!

Salkımlarında nûr olup âvâz-ı kubbenin

Dolsun ko semti cânıma da’vet-resîn gibi!

Sen gülce bilirsin, ne ditor dinle şu güller!

Kulkul dediler hep şu kadehlerdeki müler

Gül, mül sana soy sop gibi dert anlatır Ammâ

Bil bilmediğin dil konuşur gamlı gönüller!

Bir ses içimde kalmış, cânan unuttu zâhir!

Benzer sabâya gönlüm, nakl-î sadâya kadir!

Cânan sesinde mâ’na bir fazla muhteva kim

Yeksan ne denlü olsa ihsân-ü kahra dâir!

Tutsam hayâl-i yârı nigâhımla bağlasam,

Her göz yaşımda aksinî gördükçe ağlasam!

Yeldây-ı becred belki ziyâ bahş olur diyû

Aşk ateşiyle hâtır-ı cânânı dağlasam!

Zaman ummânı ettikçe tebahhur,

Gönül ben aşk-u şevk eyler tahattur;

Amansız bir zamânın pençesinde

Zamansız bir mekân eyler tasavvur.!

Hicran tarîkı ancak yol mâverây-ı aşka;

Cânan konâgı başka, canlar durağı başka!

Derya sığarsa deste, hasret sığar vîsâle;

Ders aldık ol cihetten biz başlayınca meşka!

Söseydi bir nefeste güneş, bir nefeste ay,

Bir bâd esüp de encüm ineydî alay alay ;

Zulmet sileydi cümleten eşkâl-î âlemi;

Ancak olaydı gün gibi zâhir o kaşı yay!

Veym itme kim kudûmunu cür’etle gözlerim ;

Ancak senün hayâlini hasretle özlerim!

Olaydı kâş iki gönlüm, tahammül eyler idim

Biriyle hecrine, diğer biriyle vuslatına!

Rûz-i ezelde oldum cânâna bend-u bende;

Hasret çekerdi rûhum dünyâda görmeden de !

Te’siri var mı bilmem şekliyle renginin hiç

Ateşlendirilirken aşkım her lâhza cân-u tende !

Mağrıbda gün doğaydı ircâ, içün zamân ;

Muğdan gelür peyâmı bir böyle inkılâbın ;

Gördükçe anca gördüm cânımda çün cihânı!

Cânân içimdedir, nitekim cân içimdedir ;

Vuslatla hasretin teri hep bir biçimdedir!

Neşeyle hüznü fasl edebilmek ne haddime;

Hicrân içimde vasl ile birhoş geçimdedir

Hasret biterse ömr ile vuslat mıdır ölüm?

Fâni bekayı meyliye mâ-ba’d-i hecr ise!

Hicrân cehenneminde çözülmez bu kördüğüm,

Ey gözlerinde cennet-i a’lâyı gördüğüm!

Mahşerde cemâlinle denir cümle mübeşşer;

Rabbim bana sen hüsnünü cânan gibi göster!

Bûy-i gül bir peyâmdır andan,

Dem-i bülbül selâmdır andan;

Yüreğin sîne içre dem çekişi !

Bir nihâî kelâmdır andan!

Bir gün gelecek, yer yine mevcûd olacaktır,

Gökler yine sonsuz gibi mahdûd olacaktır;

Bir şey yalnız eksilecek nazm-ı cihandan;

Aşkın gibi hüznün dahi mefkuud olacaktır!

Gül âşık olup bülbüle feryad ediverse,

Bülbül onu ihmâl ile berhâd ediverse ;

Dünyâ dönerek tersine şark eylese garbı,

Cânan bize hasret çekerek yâd ediverse!

Tâ’yini güç gelir bana rûhî cihâtımın ;

Cânanda ilm-i hey’eti iç kâinatımın!

Hem fecre, hem de zulmet-i yeldâya benziyor;

Sonsuz gözünde rengini gördüm hayatımın !

Güllerde nola şuûr olaydı,

Sen özleyü özlerin yolaydı!

Elvanda olaydı hiss-i hasret;

Rengin düşünüp cihan solaydı!

Bir nûr aradım gözlrinin rengine benzer,

Gönlüm hep o hülyâ ile deyr etti cihânı;

Bir ses aradım dildeki âhengine benzer!

Sana bilmem niçün, nasıl her an

Bütün insanlar olmuyor kurban?

Senden evvel nasıl, niçün yaşamış,

Sonra yâhut nasıl yaşar bu cihân?

Bir vasle bedel saniye-i hasret-ü hecrin;

Ondan geliyor renğişu gönlümdeki gecrin!

Söndürme yanan âteşi hicrânı içimde;

Yakmak şu yanık kalbi senin en büyük ecrin!

Hicrân visâli sevse de öğrense hasreti,

Cânân firk-i tatsa da fark etse firkati;

Bir hâlet olsa herkese bildirse kendini,

İnsan bulurdu belki şu varlıkta lezzeti!

Payûn Sadâsı

Payük sadâsı gelse de sen hiç gelmesen

Men dinlesem kıyamete dek vuslat istemem

Bulsam izünle semtünü ol semte irmesem

Aşsam zamânı hasretün encâmı gelmeden.

Cânan İçümdedir

Cânan içümdedir nitekim cân içümdedir

Vuslatla hasretün yeri hep bir biçümdedir

Neş’eyle hüznü fasl idebilmek ne haddime

Hicrân içümde vasl ile bir hoş geçümdedir.

Yararlanılan Kaynak ; “ İslam Hanımlarından Kıssalar”, İnci BEŞOĞLU, Nur Yayınları, Gaye Matbaası, 1981- Ankara

Aydın AKDENİZ
aakdeniz1965@hotmail.com

Written by Ders Notları

October 29, 2008 at 12:51 pm

Posted in Religion, Writing

Tagged with , ,

Karamazov Kardeşler Üzerine

without comments

Dostoyevski ile Tolstoy’u mukayese etmek beni elbette çok aşacak bir konu; fakat ‘Suç ve Ceza’yı bir ‘Savaş ve Barış’ ile karşılaştırdığımda Dostoyevski’de sıradan halka ait meselelerin daha sade bir anlatımla ele alınıp buna aynı sadelikle cevaplar arandığını görebiliyorum. Tolstoy’da ise karakterlerin şahsında uygarlıkların ve sosyal tabakalaşmanın birbiriyle hesaplaşması ön planda hissediliyor.

Dostoyevski’nin karakterleri çoğunlukla kendi aldıkları kararların sonuçlarıyla yüz yüze gelirken Tolstoy’da karakterler, ait oldukları sosyal tabakanın siyasi rekabetteki konumlarına uygun sonuçlarla karşılaşıyorlar. Kahramanların kişisel özellikleri, vicdan muhasebeleri, hep bütün içinde bir detay olarak kalıyor.

Doğrusunu ararsanız ben şahsen insana ait değerlerin anlaşılmasında her iki yazarın yaklaşımının da doğru olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele konuya nereden bakıldığıyla alakalı.

Birey olarak tüm kazanımların tek tek sorgulanması gerektiğinde konuyu Dostoyevski’nin ele aldığı şekilde almak gerekir. Bireye ait eylemlerde kişinin eğitimi, hayat görüşü, sorumluluk duygusu, toplumun beklentileri, siyasi tercihlerinin yanı sıra psikolojisi ve ailesinden tevarüs ettiği genetik mirası hep etkilidir. Bireyin eylemleri ahlaki ve hukuki açıdan değerlendirildiğinde bu kriterler göz önünde bulundurulmalıdır. Ama bireyi içinde yaşadığı topluma dönük yönüyle ele aldığınızda ve onu tarih önünde değerlendirdiğiniz de çıkış noktanız Tolstoy’un açılımı olacaktır. Her iki yazardan hangisinin daha entelektüel olduğunu sorgulamak gerekirse sanırım Tolstoy ön plana çıkacaktır.

Roman ve hikâye geleneğimizin köklü bir geçmişe sahip olmayışı edebiyatımızın bu türünün fazla gelişememiş olmasının da bir nedeni. Aslında Harun Reşit zamanında hikâyeciliğin, hikâye anlatımlarının çok yaygın olduğunu görüyoruz. Başta Arap yarım adası olmak üzere tüm Asya, Avrupa ve Anadolu kıtalarına ait hikâye anlatımları tek tek değerlendirilmiş, içlerinden yararlı olanlar seçilerek “Kelile ve Dimne”, “ Binbir Gece Masalları” türünde eserler verilmişti. Endülüs İspanyasında da İbn-i Tufeyl , “ Hayy Bin Yakaza” isimli eseriyle Daniel Defo’ya esin kaynağı olmuştu. Sözlü anlatım geleneğimiz de Dedem Korkut, Keloğlan, Tepegöz masal ve hikâyeleri roman türü edebiyatımızın gelişimine bir basamak olmalıydı. Her toplum gibi bizim de tarihimiz de savaş ve afetler yaşandı. Moral ve ümide ihtiyaç duyulan dönemlerde acaba niçin romancılığımız gelişemedi? Bu konuyu daha sonra tekrar ele almak üzere esas konuma döneyim;

Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” isimli romanını yıllar önce büyük bir keyifle okumuştum. Alyoşa, Dimitri ve İvan kardeşler temel karakterlerdi. Bunların bir de gayri meşru bir kardeşleri vardı. Alyoşa sevgi, merhamet ve insani değerlere sahip bir rahip karakterinde idi. Fakat babadan aldığı genetik özellikler ve terbiye nedeniyle konumuna rağmen zaaflarına prim verebiliyordu. Dimitri, babasının tüm özelliklerini taşıyan fakat ondan farklı olarak tamamen safahata yönelen bir eğlence düşkünü olarak tasvir edilmişti.

İvan ise içlerinde ilmi mantaliteye sahip, duygusallıktan uzak zeki bir karakter olarak ele alınmıştı. Bunalımlı bir mizaca sahipti. Tatminsizliğin verdiği ızdırapla daima yüzü asık ve ilişkileri zorlayıcı idealist bir karakter. Mantığının ön gördüğü sağduyuya ait değerleri görünüşte kabullense bile iç dünyasında bunları ahmakça bulduğu için sahiplenmiyor. Bir insan olarak vicdanından yükselen sese hedef ve amaçları kendisince de pek açıklanamamış gerekçelerle karşı çıkışı onun bunalımlarını besliyor. İkircikli bir mizaç arasında gidiş gelişleri var. Adımlarının doğruluğundan emin olmayan bir şaşkınlık içinde.

Onun bu psikolojisi, 19.yüzyılın pozitivist felsefesini savunan düşünürleri çağrıştırıyor. Sanki rasyonalizmin güçlü ve zayıflar arasındaki dengeleri bozan seçiciliğinin insanı yalnızlaştırarak hayattan soyutlayacağını basiretiyle ön gören bir insanın tereddüdüne rastlıyoruz İvan’da. Fakat tercihini yine de rasyonalizmden yana yapıyor. Babasının kardeşi tarafından öldürüleceğini bilmesine rağmen suçun işlenişine göz yumduğu gibi aynı zamanda dolaylı bir destekte vermişti. “Bir sürüngen bir diğerini yutmaya hazırlanıyor” diyerek kayıtsızlığını koyuyordu ortaya.

Cinayeti gayri meşru kardeş işlemişti. Bu kardeş, babanın toplumun tepkisinden çekindiği için birazda muziplik olsun diye eve hizmetçi olarak alınmıştı. Baba bu çocuktan şefkatini sırf ondan kendisine yönelebilecek tehditlerden korunmak amacıyla esirgemiyordu. Çocuk, yaşadığı zorluklar ve gayri meşru bir maziye sahip olmanın öfkesini biraz da sara hastalığının etkisi ve kendisinin kullanılmaya müsait kişiliğinin telkin altında bırakılması sonucunda cinayet işleyerek gösteriyor.

Dimitri, eğlence âlemine olan tutkusu ve babasının kendisine yönelik eleştirileri nedeniyle kayıtsız kalmış ve desteklemişti olanları. Alyoşa ise konudan haberdar olmakla birlikte gidişatı önlemeye yönelik ciddi anlamda bir girişimde bulunmamıştı. Bu tavrında bir yandan babasına duyduğu tiksinti etkili olurken, öte yandan genetik mirasında bulunan özellikler daha önemsiz konularla öncelikli olarak ilgilenmesine neden olmuştu. Dostoyevski, sanırım Alyoşa karakteriyle kilisenin gözle görülür problemlere çözüm üretemeyerek çaresiz yetersiz kaldığını anlatmak istiyor.

Kendini ve çevresini sorgulayan, yeteneklerini geliştirmek isteyen bireylerin daha verimli, daha çeşitli ve daha gayretli okuyarak hayata dair her alanda fikir üretebilmeleri gerekir.

 

Aydın AKDENİZ

aakdeniz1965@hotmail.com

Written by Ders Notları

October 29, 2008 at 8:06 am

Posted in Historic, Writing

Tagged with ,

Sturm Und Drang, Deha Çağı ( 1767 – 1785 )

without comments

Alman edebiyatında bu dönem, Herder’in Fragmanlarını yayımlamasıyla başlar (1767) ve Goethe ile Schillerin klasizme yönelmelerine kadarki ( 1785 ) süreyi kapsar. Goethe’nin “Götz von Berlichingen ” ve Schiller’in “ Kabale und Liebe” si dönemin doruğa ulaşan iki eseridir. Deha çağına ismini veren ise Maximilian Klinger’in “Wirrwar” adlı tiyatro eseridir. Christoph Kaufmann, bu eserin adını Sturm und Drang olarak değiştirmiş ve daha sonra bu ad dönemin adı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Çağın en belirleyici ilkelerinden biri, Aydınlanma Devrinin eleştirici mentalitesini bir yana bırakıp dehayı orijinal dâhiyi ( original Genie) ideal olarak kabul etmektir.

Genie kavramıyla kastedilen şeyi Laveter şöyle tanımlıyor; Genie, ifadesi mümkün olmayanı dile getiren veya dünyayı aydınlatandır. Kant ise onu özel bir ruh olarak nitelendirmiştir.

Bu devrin gençliği aydınlanmanın medeniyet, kitap bilgisi, aklın eğitimi gibi ilkelerine karşı mücadeleye girmiştir. Yalnızca aklını geliştirmiş bilgin medeni insan değil, her türlü iç dürtülerinin hakkını tanıyan tabiat insanı ideal olmuştur. Tabiatı sınırlayan, onu bastıran biçimleyen her türlü kurala, yasaya karşı baş kaldırma şeklinde kendini gösteren bu yeni hayat felsefesi, Faust,Prometheus,Götz, Moor gibi baş kaldırıcı figürlerde en belirgin ifadesini bulmuştur.Genellikle genç kuşak yazarlarının oluşturduğu bu akımda kalıcı eserlerin yazarları yirmi yaşlarındadır: Götz’ü yazdığında Goethe yirmi dört yaşındadır.

Sturm und Drang’ın Almanya sınırları içindeki önemli filezofları Herder, Hamann ve Laveter’dir. Herder, Rousseau tarzı pesimist tarih felsefesini yıkmış, insanlık tarihini sürekli gelişimler zinciri olarak yorumlayan optimist tarih felsefesini ortaya koymuştur.

Sturm und Drang çağının özelliklerinden biri de, onun Aydınlanma Çağının hayat anlayışına, değer yargılarına savaş açmasıdır. Aydınlanma Devrinde tanrılaştırılan akıl karşısında irrasyonel güçleri savunmak, duyguları, sezgileri ve içgüdüleri bütün güçleriyle ortaya koymak bu dönemin baş ilkesi olmuştur. Aydınlanma Döneminin entelektüel insanına karşılık ilkel tabiat insanı, saf kadınlar, masum çocuklar bu çağın sanatkârlarına cazip görünmüştür. İlk insanlara karşı duyulan sempati, Homeros çağı Yunan’ına, eski Germanlara, İncil insanına ilgi uyandırmıştır. Bu çağın hayat anlayışı; hayat hissi özel bir çelişki içindedir: Bir yandan gerçekliğe, yani geçici olan realiteye karşı anlayışlı olmak, öte yandan da tabiat ve hayatın ölümsüzlüğüne karşı sezgili olmak. Hayat biçimlerin durmak dinlenmek bilmeyen bir dönüşümü olarak anlaşılmıştır. Sanat, bir amaca götürecek araç değildir artık. Sanat bir çeşit vahiy niteliği almıştır. Kültür ve din ilişkisi, din ve edebiyat ilişkisine eşit görülmüştür. Her ikisinin de görevi insanlığı hümaniteye ulaştırmaktır. Hamann’a göre şair dili, tabiat sesidir. Sezen bir ruh ve imajlar yaratan bir hayal gücü, aslında ilk tanrısal güçlerdir.

Sturm und Drang’ın bir başka özelliği de milliyetçi oluşudur. Klasik örnekleri kabul etmez. Herder der i “ Eserlerimiz ne kadar Alman’sa ve ne kadar modernse, Yunanlılar’la akrabalığı o kadar yakın olur. Bizi onlarla eşit yapan şey, yalnızca o aynı özgür dâhiyane yaratıgüçtür. Çünkü Herder, Yunan eserlerinin büyüklüğünü onların dahiyane yaratıcışığında,orjinalliğinde bulmuştur.Milliyetçi havaya rağmen Sturm und Drang’ın Almanya dışından etkilendiği, hayran olduğu büyükler vardır. Mesela Shakespeare, o zamana kadar örnek alınan Fransızların yerine geçmiştir. Onunla birlikte dramda uygulanan üç birlik kuralı bir yana atılmıştır. Eser kahramanları, çoğu kere tutkulu güçlü kişilerdir. Üstün insanlar ve onların karşısında güçsüzler sık sık konu alınmışlardır. Tiyatro dili nazımdan nesre aktarılmış veya tek tük ölçülü eserlerde yeni vezinler kullanılmıştır. Zorlma bir kuvvet üslubu, düzgün ve eksiksiz cümle kurmaya elverişli olmadığından bol ünlemli, coşkun ve bölük parça cümlelerden oluşan bir üslup yaratılmıştır.

Written by Ders Notları

October 22, 2008 at 3:43 pm

Posted in Writing

Tagged with ,