Archive for the ‘Story’ Category
Özgürlüğe Açılan Kanatlar
Zamanın birinde ulu çınarlar, meşe ağaçlarıyla kaplı bir orman kenarında yaşayan bilge bir çiftçi varmış. Küçücük kulübesinde yıllar öncesinde yitirdiği eşinin hatıralarıyla tek başına mutlu bir hayat sürermiş.
Bilge çiftçi, ormanda yalnız geçen uzun yılların ardından her nasılsa her çeşit hayvanın, bitkinin ve doğadaki diğer cansız varlıkların dilini öğrenmiş onlarla konuşmanın bir yolunu bulmuştu. Önceleri sıkıntılarından uzaklaşmak için başlamıştı bu oyuna. Fakat sonraları bunun bir oyun olmadığını çevresine gösterdiği ilgi ve sevginin karşılığını fazlasıyla aldığını hayretle gördü.
Soğuk, dondurucu bir kış gününde pencerenin dışına bırakılan ekmek kırıntılarını sevinçle gagalayan serçe, ertesi sabah yine pencere önünde utangaç ötüşleriyle yiyecek bir şeyler arıyordu. Yaşlı bilgenin artık kış mevsimi boyunca ağırlayacağı bir misafiri vardı. Minik serçe havaların ısınmasıyla birlikte yiyeceklerini bulmak için uzaklara gitmişti. Fakat oradan ayrılmadan önce kendisine bunca yardım eden ihtiyar adama minnet borcunu ödemek için O’na şöyle bir hikâye anlatmıştı;
O gün yuvadaki yavrularım için ağzımda bolca yiyecekle geri dönmüştüm. Fakat yavruların büyümüş yuvamız onlara artık dar gelmeye başlamıştı. Sevincimiz uzun sürmemiş, içlerinden biri kardeşiyle çekişirken dengesini kaybederek yere düşmüştü. Korkuyla yanına indiğimde şaşkın şaşkın, etrafına bakınıyor, ürkek ötüşleriyle benden yardım istiyordu. Şükür ki büyükçe bir susağın yaprakları üzerine düşmüş, yara bere almadan kurtulmuştu. Henüz uçamadığından yuvaya gelemiyordu. Ben de çaresiz kalmış onu burada kaderiyle baş başa bırakmıştım. Biricik yavrum tek başına savunmasız öylece kala kalmıştı.
Yuva’dan Ayrı Geçen Günler
Anne serçe yaşlı bilgeye hikâyesini, sadece kendisinin görebildiği kadarıyla anlatıyordu. Hâlbuki o gece minik serçe yaşamının en zorlu sınavını vermişti. Havanın karamasıyla birlikte gökyüzünde kocaman, parıldayan yüzüyle ay ışıldıyordu. Akşamın serinliği esen rüzgârla dalga dalga serçenin bulunduğu çayırlığa savruluyordu. Derken, az ötedeki ağaçtan tiz, korkunç bir çığlık boşluğa yayıldı. Bu anne serçenin, yavrularını dikkatli olmaya çağırdığı sesin sahibi idi. Bu, karanlık gecelerin hâkimi baykuştu.
Minik serçe korkuyla çarpan kalbinin atışını bastırmak istercesine susağın dibine iyice sindi. Küçüldü küçüldü, hareketsiz bir heykel gibi taş kesildi. O sırada, tarla faresi çok zor bir durumdaydı. Yine de son bir ümitle koşmaya başlamış fakat üzerine doğru gittikçe yaklaşan karaltıyla arasındaki mesafeyi açamamıştı. Farenin son hatırladığı şey; göğsünde şiddetli bir basınç ve ayaklarının yerden kesilişi olmuştu. Gerisini hatırlaması imkânsızdı. Ama minik serçe olan biten her şeyi görmüştü. Baykuşun pençelerini tarla faresine geçirişini ve onunla birlikte havalanışını. Hatta baykuşla bir ara göz göze bile gelmişlerdi. O an farenin yerinde bulunmadığı için ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmanın kendisi için ne kadar ölümcül sonuçları olabileceğini gördü. Doğadaki yasaların dalgınlık ve hatayı affetmediğini anladı.
O gece minik serçe artık az önce yaşadıklarıyla meşgul oldu. Ne uzaktan gelen kurt ulumaları ne de kirli gri renkli bulutlar arasındaki elektrik boşalımları ilgilendirmişti onu. O korkularıyla baş başa iken anne kuş ve diğer yavrular yuvada endişeli bir gece geçirmişlerdi.
Anne serçe hikâyesine kaldığı yerden devam ediyordu;
Sabah şiddetli bir yağmurla uyandık. Kanatlarımı ıslanmasınlar diye yavrularımın üzerine germiştim. Ama aklım aşağıdaki zavallı yavrudaydı. O’nun için yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. O’nu son gördüğümde bir susağın üstündeydi. Sel suları arasında bata çıka hızla gözden uzaklaşıyordu.
Emir can, göl kenarında babasıyla dolaşırken az ileride kayaların arasında soğuktan donmak üzere olan minik serçeyi gördü. Küçücük yüreği şefkat ve acıma ile doldu. Yalvaran bakışlarını babasına yönelterek;
_ “Babacığım nasıl da titriyor, bir baksana!” dedi.
Babası tam “Emir can, dinle!” diyecekti ki, Emir can ısrarlarına devamla;
_ “Kim bilir ne zamandır bu durumda? Söz veriyorum ödevlerimi aksatmayacağım. Ne olur izin ver!” dedi. Babası;
_ “Peki, ama bilgisayar oyunlarına sınırlama getireceksin, bu bir. İkincisi minik serçenin bakımını aksatmayacaksın ve son olarak kuş iyileşir iyileşmez itiraz etmeden onu doğaya bırakacaksın. Anlaştık mı?”
_ “Evet”
_ “O halde onu alabilirsin.”
Akşam eve döndüklerinde Emir can koşarak bodruma indi. Çevreye savrulmuş öteberi arasından önceki yıl oraya attığı kuş kafesini buldu. Ablasının yardımıyla kafesi temizledi ve minik serçeyi içine bıraktı. Şimdi artık huzurluydu. İçinde tarif edemediği bir mutluluk duymuştu. Yaklaşık iki saatini alan bu uğraşın ardından en ufak bir yorgunluk dahi hissetmiyordu.
Emir can’ın güleç yüzünde birden bir endişe belirdi. Çünkü gördüklerine bir anlam verememişti. Minik serçe Emir can’ın düşündüğü gibi kafesindeki yemleri iştahla yemek yerine çıldırmışçasına kendisini oradan oraya vuruyordu. Korkmuştu Emir can. Kuşun kendisine bağlanacağını ummuştu. Ya da en azından yemi yiyebilir ve sevinçle öterek kendisine teşekkür edebilirdi. Acaba durumu babasına açmalı mıydı? Kafası karışmıştı. Tuhaf duygularla oradan ayrıldı. O gece erkenden yattı.
Minik serçe kendisine gösterilen iyi niyeti anlayamamıştı. O, başından geçen olayların etkisiyle farklı şeyler düşünmüştü. En çok ta özgürlüğünü kısıtlayan tel örgünün içine bırakılışına üzülmüştü. Alışık olmadığı bir ortamdaydı şimdi. Başını hangi yöne çevirse ne güneşi görebiliyor ne de gecenin karanlığında parıldayan yıldızları seçebiliyordu. Ormanın derinliklerinden gelen tanıdık sesler yerine şimdi, kara bir kutuda birden ışıklı görüntü ortaya çıkıyor ve tanımlayamadığı garip sesler, yaşadığı odanın duvarlarında yankılanıyordu. Benzerlerine göre daha küçük yapıda olan bir canlı, her gün tel örgüye yem ve su bırakıyordu. Ormanda böyle bir canlı gördüğünü hatırlamıyordu serçe. Ama hiç değilse kendisine zarar vermiyorlardı. Bu arada yaşadığı kafeste iyice semirmiş, günler günleri kovaladıktan sonra kanatları gelişerek güç toplamış, özgürlüğüne kavuşacağı o günü hissetmişçesine uçmak üzere tetikte bekliyordu.
Serçenin eve getirilişinin üzerinden yaklaşık bir hafta geçtikten sonra babası Emir can’a;
_ “Oğlum artık vakit tamam. Kuşu serbest bırakmalıyız.” Dedi.
Emir can, verdiği sözü yerine getirmenin gururuyla bir koşuda kafesi getirdi. Babası ile birlikte pencerenin önünde kafesin kapısını açtılar. “Pırrr” diye duydukları kanat sesinden sonra Emir can, yüreğinde ince bir sızı hissetti. Üzülmüştü. Bu arada babası şefkatle oğlunun başını okşuyordu.
Minik serçe masmavi göğe doğru atıldı. Olabildiğince çırpıyordu kanatlarını. Rüzgârın yardımıyla yükseldi, yükseldi, yükseldi. Tanıdığı, bildiği her şey tam karşısındaydı şimdi. Güneş ışınlarının tatlı sıcaklığını vücudunda hissediyor, meltem esintileri tüylerinin arasında akıp gidiyordu.
Minik serçe özgürlüğüne kavuşmanın ilk şaşkınlığını üzerinden atar atmaz alçaldı. Emir can’ın başı üzerinde küçük bir daire çizdikten sonra ufukta kaybolup gitti. Emir can bu deneyimden sonra doğada ki yabani güzelliğe ait öğreneceği pek çok şeyin bulunduğunu anlamıştı artık.
Aydın AKDENİZ
Balıkesir Ve Yunan İşgali
İzmir’in Yunanlılarca işgalinin hemen ertesi günü olan 16 Mayıs 1916’da Balıkesir’de düşmana karşı müdafaa kararı alınmıştır. Ayvalık ve Soma’da kurulan cepheler İvrindi, Soma ve Akhisar başta olmak üzere diğer cephelerin kurulmasına ön ayak olmuştur. 14 ay boyunca hiçbir yerden destek alınmadan sürdürülen mücadelede Balıkesir’li Yüzbaşı Kemal Bet ve arkadaşları büyük yararlılıklar göstermişlerdir. Mehmet Vehbi Bolak ve arkadaşlarının önderliğinde kurulan Balıkesir Hey’eti Merkeziyesi, Silah ve asker temini, rüybe ve makamların tesbiti gibi kararların alınıp bunların uygulanmasında önemli çalışmalar yapmışlardır.
28 Mayıs’ı 29’a bağlayan gece Ayvalık’ta açılan ilk cephenin kongresi Balıkesir’de yapılmıştır. Vehbi Bolak bu hareketin önderliğini yapmış ve daha sonraki dönemlerde o günler için şöyle bir demeç vermiştir.; “ Yapılanlar, yapılması şart olan vatan borcuydu. Balıkesir’in niçin Kurtuluş’ta rehber olduğu sualinin cevabı ise şöyledir; Bünyesinin icabıdır! Sorulması ve tespiti gereken, himmetin neden kucaklandığı değil, ne ölçüde yapılabildiği ve başarılabildiğidir.”
23 Haziran 1920 gecesi, düşman bütün cephelerde genel bir taarruza geçerek henüz destek ve takviye alamamış durumda olan direnişi kırarak 24 Haziran günü Soma’ya girer. Savaştepe’ye çekilen Türk ordusu buradaki çarpışmayı da kaybeder. Düşman, Akhisar, Soma, Dursunbey-Kirmastı civarındaki ilerleyişini sürdürür.Çemberin daralmasıyla dağlardan çekilen milislerin Dursunbey’de bıraktığı 200 mavzer ve cephane Nakliyeci Abilli Süleyman tarafından Yunanlılardan saklanarak katır ve merkeplerle Tavşanlı’ya getirilir ve silahsız halka dağıtılır.
29 Haziran’da Balıkesir’den göç başlar ve düşman 30 Haziran 1920 yılında Balıkesir’e girer. Fırka komutanı Miralay Kazım (Özalp) ve Yüzbaşı Kemal ( Balıkesir) halk tarafında olup düşmana karşı verilen direnişi örgütlemektedirler. Miralay ( Albay) Kazım, Durumu Mustafa Kemal Paşa’ya bildirme kararı alır. Dağılan kuvvetleri, Uluabat köprüsünün gerisinde toplamaya karar vermiştir. ( Devam Edecektir.)
Yukarıdaki metin T.C. Balıkesir Valiliği Kültür Yayınları no.2-1988 yılında yayımlanan “ Türk Milli Mücadelesi’nin Balıkesir Cephesi ( Doç. Dr. Mediha Akarslan)” adlı eserden kısaltılarak hazırlanmıştır.
Hazırlayan; A.Akdeniz.
Tac Mahal’de Med Cezir Manzaraları
Bahçesindeki çiçek tarhları, çakıl taşlarıyla bezenen yol boyunca ortadan ikiye ayrılmış sonbaharın artık kışa yaklaşan bu son günlerinde kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlayan sabah soğuklarına inat, kırmızıdan yeşile bin bir güzellikteki renk tonlarıyla mevsimlik çiçekler geçip giden yaz günlerinin habercisiydi sanki. Adam, elindeki küreği yere bıraktı. Yorulmuştu. Haki renk montunun cebinden çıkardığı sigarasını yaktı. Derin bir nefes alarak ciğerlerini dolduran sigara dumanını içinde hapsetti. Sonra öksürük nöbetine tutularak, olduğu yerde sarsıla, sarsıla öksürdü. Hayır, diye söylendi. Bu mereti kaldırmıyordu artık bünyesi. Yeni yaktığı sigarasını öfke içinde yere fırlattı. Oturduğu taburede sırtını duvara yaslayarak gün ışığının artık etkisini kaybeden sıcaklığını vücudunda duymaya çalıştı. “Allah’ım ne kadar huzur verici bir etki uyandırıyor insanda” diye düşündü. Gözkapaklarını aralayarak başını gökyüzüne çevirdi. Sahi gökyüzüne bu gözle bakmayalı ne kadar olmuştu acaba! Orada uçuşan kuşların dansını seyretmek, pamuk, pamuk olmuş bulut kümelerinin sarmallar oluşturarak büyümeleri ya da dağılıp kaybolmaları ne kadar muhteşem bir görüntü veriyordu insana. Yorgunluğun tesiriyle adam, dalıp gitmişti. Gerçi bahçede öyle pek uzun süreli bir çalışması da olmamıştı ama gel gelelim ilerleyen yaşı ve ilgisizliği onu hayata bağlayan dirilikten mahrum bıraktığı için marazi bir ruh haleti içinde çabucak yorulmasına neden oluyordu. Uzaklardan kulağına kadar gelen köpek havlamaları onu daldığı derin uykudan uyandırdı. Olduğu yerde doğruldu. Eline aldığı kürekle çiçek tarhları için hazırladığı gübre yığınını karıştırmaya başladı. Sonra bunları küçük, küçük torbaların içine doldurarak sundurma altında bulduğu uygun bir boşluğa yerleştirdi. Zamanı geldiğinde gözü gibi koruduğu bu çiçekleri işte bu gübrelerle besleyecekti. Çevrede görüntüyü bozan dağınıklığı toparlaması uzun sürmedi. İşi bittiğinde bahçesine dönerek şöyle bir baktı. Renk, renk çiçekler, bulunduğu yerden kamelya önüne kadar bir halı yumuşaklığında dalga, dalga uzanıp yayılıyordu. O kamelya ne unutulmaz günlere tanık olmuştu bir vakitler. Mutluluğunu perçinleyen o müjdeli haberi aldığında o ahşap çatının altında çocuksu bir coşkuyla kendini tutamayarak haykırmıştı sevgisini…Meltem esintileri taşımış mıydı bu haykırışları onun duyabileceği şekilde. Bunu asla öğrenemedi ama onunla koca bir hayatı yaşamıştı bir yastıkta.
Cihan Şah’ın Taç Mahal’i gölgede kalırdı bu görkemli bahçe yanında. Adam, mağrur bakışlarla son bir kez baktığı bahçeden usulca uzaklaştı.
Author: Aydın AKDENİZ







