Archive for the ‘Story’ Category
Mina’da Hangi Şeytan’ı Taşlıyoruz?
Hac mevsiminin arifesinde olduğumuz şu günde, Hac farizasını yerine getirmek amacıyla mukaddes beldeye giden hacılarımızın mahşeri bir kalabalıkta bin bir mihnet ve meşakkat içerisinde yapacakları ziyaretin indi ilahi’de kabul olması ve sağlık, afiyet içerisinde sevdiklerine geri dönmeleri dileklerimle yazıma başlamak istiyorum.
Hac ibadetinin yerine getirilmesi sırasında bilindiği gibi Mina’da şeytan taşlanır. Hacılar daha önce topladıkları taşları Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri, Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre olmak üzere şeytana üç şekilde taş atarlar ve bunun yapılması hac ibadetinin vacipleri arasındadır. Şeytan, gerçekten atılan bu taşlardan etkilenmekte midir? Bilindiği üzere varlığı madde ötesi bir cevhere dayanan şeytanın fiziksel şiddetten etkilenebileceğini düşünmek mümkün olmadığına göre bu taşlama niçin yapılmaktadır? İbn Abbas (r.a), bu soruyu kısaca şu şekilde cevaplıyor bize; “ Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim ( a.s.) ’in yolunu izliyorsunuz.”
Bunu yapmakla bir nevi, Hz. Âdem’den beri insanlığın ortak bir düşmanı olan şeytan ve onun temsil ettiği kötülük ile aramıza mesafe koymuş oluyoruz. Kötülüğe karşı iç dünyamızda bir direnç geliştirerek, dayanışma içerisinde buna karşı ortaklaşa bir tavır alıyoruz. Yaratılışımızın doğal bir sonucu olarak bizi her tür varlıktan ayıran, üstün bir konuma getiren insani algı ve melekeleri bu vasıf ve özelliklerde bulunmayan dinamiklerden ayırarak yaratıldığı ilk andaki safiyetiyle koruma kararlılığını gösteriyoruz.
O halde, İslam’da “ şeytan” kavramı acaba ne şekilde alınıyor ele? Şeytan, antik mitolojilerde olduğu gibi insanın canına, hayatına kast eden ve amacına ulaşmak için tanrısal yeteneklerini zavallı insanı ortadan kaldırabilmek için seferber eden bazen keçi, bazen ihtiyar bir adam ve bazen de yılan şeklinde ortaya çıkan ütopik bir kötülük odağı mıdır? Yâda, merhamet tanrılarına yaratılışta ortak olan karanlık ve kötülüklerin yaratıcısı düalist inançların bir ürünü müdür?
Çeşitli ayetlere bakıldığın da dinimizde ki “şeytan” olgusu, diğer konularda olduğu gibi tamamen farklı ve orijinal bir şekilde alınmış ele. O, issiz ve dumansız bir ateşten yaratılmış. Algı ve muhakemenin beş duyu ile sınırlı olduğu, ortaya konan her tür kültürel olgunun bu derinliği aşamadığı 7. asırda Kur’an, madde ötesi bir cevherden bahsediyor bize. Enerjinin, ultraviyole şeklindeki dalgalanışları, biyolojik canlılık için zararlı bir etkiye sahip. Yapı taşı muhtemelen bu niteliklerinde çok ötesinde olan bir ateş düşünün. Öyle ki, bu, bir yönü ile de insanda olduğu gibi akıl ve irade sahibi olan bir aşkın varlık. Maddi kalıplara indirgenmemiş bir varlığı bulunmakta. Zaman ve mekân, maddeyi algılamada kullanılan ölçüler, bundan soyutlanmış olan aşkın bir varlığın nüfuz edemediği bir yer bulunmamakta. Şeytan, kendisi gibi bilme kudretiyle donatılmış fakat varlığı vücut kalıpları içerisinde sınırlandırılmış olan insanın, kendisinden farklı olabilecek üstünlüğünü idrak edemez. O’nun biyolojik varlığını sürdürebilmek adına ihtiraslarının kurbanı olacağını sezer. Baş kaldırışı bunadır. Fakat anlamadığı şey; mükemmelin ortaya çıkmasında kontrollü bir kötülüğün gerekliliği gerçeğidir. Yürümeyi öğrenen bir çocuğun bundan önce düşüp kalkmasındaki yanılgılarında olduğu gibi insan, yaratılış gayesi ve biyolojisi arasındaki dengeleri kurup olgunlaştırıncaya kadar bilerek ya da bilmeyerek hata ve eksikliklerinden alıkoyamayacaktır kendisini. Şeytan taşlama, sembolikte olsa insana bu yöndeki kararlılıklarını hatırlatan ve kendisi ile yaratılışındaki mükemmelliğe ulaşmada engel olan ağırlıklarından kurtulmasını telkin eden ulvi bir ibadet olmaktadır.
Aydın AKDENİZ
Bir Zamanlar,” İngiliz Kemal”imiz Vardı..’
İngiliz Kemal’in hikâyeleri bizim dönemin sanırım büyük bir beğeni ve heyecanla okunan başucu kitaplarından biridir. Hatırlıyorum o günleri Arsen Lupen serisini aramak için gittiğim kitapçıdan elim boş dönmemek için aldığımda bir solukta okumuş ve diğer serilerini bulmak için İstanbul’un altını üstüne getirmiştim o günlerde. Bahsettiğim 1975’li yıllar. O dönemde kitap okumanın zevki bir başka mıydı acaba diye sormadan edemiyorum şimdi. Sahaflar çarşısının önünden kitap dolu tozlu raflara bakarak geçmek, büyükleri yeni bir kitap almak için ikna edememek ve oradan hayal kırıklığı içinde uzaklaşmak, İngiliz Kemal ile ilgili izlenimlerimden bellekte kalanlar yalnızca. Vatansever bir insanın ülkesi yararına herhangi bir beklenti içinde olmaksızın her şeyini feda edişinin destansı öyküleriydi bunlar. Ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek hep bir soru işareti olarak kalsa da aklımızda, sonuçta çocukluk hayallerimizin kahramanlarıydı onlar. İngiliz Kemal kim? Nerede, hangi şartlarda nasıl yaşamış biri? Ülkesine, insanlarına herhangi bir kırgınlığı var mıydı? Ülkesi adına giriştiği eylemlerde nasıl bu kadar gözü tok davranabilmişti? Bunlara cevap bulmak adına şu sanal ortamın nimetlerinden yararlanmak istedim bugün ve kısa bir sörf yaptım kendimce, işte aşağıda ulaştığım verilerden örnekler;
Asıl adı Ahmet Esat Tomruk. 1892–1893 yıllarında İstanbul’da dünyaya gelir. Küçük yaşlarda babasını yitirdikten sonra Sezai Bey’in himayesinde yetişir. Eğitimini Galata Saray Lisesi ve İngiltere’de tamamlar. Son derece zeki ve başarılı bir öğrencidir. İngilizceyi herhangi bir İngiliz’den daha mükemmel konuşur. Öğrencilik yıllarında edindiği yabancı arkadaşlarla mektuplaşması üzerine tutuklanarak Yıldız Sarayı’na götürülür. Tahkikattan sonra serbest bırakılır. Ahmet Esat 1908 yılında İngiltere’ye giderek bir süre orada kalır. 1914 yılında Navy College’dan mezun olduğunda aynı zamanda çok iyi bir boksördür. Birçok Avrupa ülkesinde bulunması nedeniyle iyi bir eğitim almıştır. Hal ve aksanı,dış görünümü ile bir Avrupalıdan ayırt edilememektedir. İstanbul’a döndüğünde teşkilat-ı Mahsusa’da Kara Kemal ve Dramalı Rıza Bey’den çetecilik dersleri alır ve General Tawshend’den gerekli bilgileri almakla görevlendirilir.
1918 yılında İstanbul’un işgali sırasında bir İngiliz boksörle ringlerde yaptığı karşılaşma ile İngiliz askerlerinin dikkatini çeker. İşgal sırasında İstanbul’u terk ederken yakalanır ve Çanakkale’de paşa çiftliğinde bir ceza evine bırakılır. Buradan kaçarak Biga’ya gelir. Artık kurtuluş Savaşı’nın içindedir. Sivas Kongresi’nden gönderilen bir telgraf üzerine Balıkesir’deki Miralay Kazım ( Özalp) birliklerine katılır. Adı artık Kemal’dir. Kılık değiştirerek düşman arasından İngiliz kimliği ile istihbarat topladığı için kendisine İngiliz Kemal denilmektedir.
Oldukça kısaltarak ana hatlarıyla biyografisini ortaya koymaya çalıştığım İngiliz Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın ardından beş parasız olarak ortada kalır. Devletten para ve mevki talep etmez. Geçimini sağlamak için çeşitli ülkelere gider ve oralarda boksörlük, tercümanlık, dansörlük yaparak hayata tutunmaya çalışır. En son, karlı bir kış gününde Taksim yakınlarında yaşlanmış ve gözlerine perde inmiş bir halde lokantalardan birinin önünde bir dostu tarafından görünür. 1966 yılında vefat eder.
Aydın AKDENİZ
Sabri Bey’in Hikayesi
O akşam Sabri Bey eve erken gelmiş sıkıntılı bir halde sessizce oturma odasına geçmişti. Çoktandır yolunda gitmeyen işleri, geride kalan bayram günlerinde dahi açılmamış, iş yerine gelen müşteriler ellerine aldıkları etek ve pantolonları rengini ya da kumaşını bahane ederek satın almadan çıkmışlardı. Üç beş kuruşluk yaptığı küçük çaplı satışlar ise ihtiyaca cevap vermemiş, geçen ay ödeyemediği iş yerinin kirasına bir de bu ayın ki eklenmişti. Borcunu istemeye gelen dükkân sahibini yatıştırmaya çalışsa da adam yoldan gelip geçenlerin de duyabileceği yüksek bir sesle avaz, avaz bağırmış, ağzına geleni söylemişti kendisine.
Oturma odası ev halkının hem yatak odası hem de mutfak gibi müştereken çok amaçlı kullandıkları bir mekândı. Misafir odası, salon, mutfak, amaçları dışında kullanılarak öteberinin, sağdan soldan toplanan çer çöpün üst üste yığıldığı mezbelelik birer alana dönüştürülmüştü. Emine Hanım’ın evini çekip çevirme de, derleyip toparlama da pek titiz olduğu söylenemezdi. Sabri Bey, yirmi yıl kadar önce cömertliği, ileri görüşlülüğü ve çalışkanlığı ile çevresinde tanınan bir ailenin küçük kızları olan bu hanımla evlendiğinde hayata büyük bir umutla bakmış, canla başla çalışmaya başlamıştı. Fakat iki çay bardağının bir saatte yıkandığını görünce eşi hakkındaki görüşleri değişmeye başladı. Kadın bir süre sonra ev işlerini tamamen ihmal etmiş yemek dahi yapmaz olmuştu.
Akşamları işten döndüğünde eşini oturma odasındaki halının ortasın da dizleri üzerinde otururken bulurdu. Yanından eksik etmediği piknik tüpü, halının bir ucunda durur, yerinden bir milim dahi kımıldamadan günlerce kalırdı orada. Hiç sönmeden kısık ateşte yanan tüp, gün içinde defalarca üzerinde çayın demlendiği odanın demir başlarından biri olmuştu. Piknik tüpün çevresinde ise yine ev halkının görmeye iyice alıştıkları, dağınıklığı tamamlayıcı birer unsur olarak; yarısı boşalmış bir tuz kavanozu, içinde bir kaç sürümlük kalmış margarinin bulunduğu, kırmızı baharatlarla öbek, öbek kirlenmiş bir kâse, ağzı açık, içinde bir kaç kilogramlık toz şekerinin bulunduğu bir çuval, odanın sağına soluna savrulmuş günlük gazeteler ve onlara ait bulmaca sayfaları yer alırdı. Akşam yemeğinde, divanın altına buruşturularak atılmış sofra yaygısı alınır, bulunabilen bir boşluğa serilir, bardaklara boşalan bayat çay ile birlikte, katık olmaksızın ekmeğe sürülen margarinler yenirdi. Derken, ilerleyen zamanlarda bu halkaya üç tane oğlan çocuğu eklenmiş, oda için de itişe kakışa büyüyüp gitmişlerdi. Cadde üzerindeki bu evin sokağa bakan odasının lambası sabahın üçlerine kadar yanık kalır, giderek ıssızlaşan kaldırımlarda yürüyen tek tük insan, evden dışarıya boşalan isterik kahkahaların gürültülü uğultusunu duyardı.
Sabri Bey eşinin bu takıntılı yaşam biçimine alışmıştı. İlk yıllar epeyi mücadele etmiş fakat bu girişimlerinden her hangi bir olumlu sonuç alamamıştı. Bunun üzerine onu kendi haline bırakmış, çaresiz bir şekilde kadının çocuklarını kendisine benzetmesine göz yummuştu. Emine Hanım, gün boyu kendi ailesinden ya da kocasının ailesinden tanıdığı insanların yetersizlikleri üzerine konuşur, onların zaaflarını abartarak eğlenir dururdu kendince. Evine gelen aileden falanca şişman kadının oturacak yer bulamadığı için nasıl çekip gittiğini çocuklarına ballandıra, ballandıra anlatır. Hızını alamayarak kadının yürüyüşünü ya da şivesini taklit eder, ardından kahkahalarla gülerdi. Gülme krizlerinden sonra birden ciddileşir, kaşlarını çatar, işaret parmağını boşlukta tehditkârca sallayarak, aslında böylelerinin dövülmesi gerektiğini haykırırdı. Yıllar ve yıllar boyunca bu köhne evde Emine Hanım’ın konuşmalarının niteliğinde herhangi bir değişiklik olmadı. Çocuklar, küçüklüklerinde analarının sayıklamalarını masal gibi dinlerler onun taklitlerine katılasıya gülerlerdi. Kızdığı zaman ise örtüsü kirlenmiş divanın altındaki karanlığa sığınır sessizce bu fırtınanın dinmesini beklerlerdi. Büyüdüklerinde, analarının konuşmalarına pek katılmasalar da yinede arada bir yangına körükle gider onun anlamsız öfke nöbetlerinin uzamasına neden olacak malzeme bulurlardı kendisine.
Sabri Bey divanın bir köşesine sinmiş, sigarasını içerken o sabah iş yerinde geçen o tatsız konuşmanın gurur kırıcı etkisini dağıtmaya çalışıyordu üzerinden.”Her ne olursa olsun böyle davranmamalıydı” diye düşünüyordu. Ne yapıp edip bir yerlerden borç para almalı ve bu utanmaz adamın kirasını ödemeliydi. Sabri Bey kendi halinde düşüncelere daldığı sırada eşi Emine Hanım’da çocuklarına beş yıl önce evlerinden kovaladıkları, kocasının bir yakını olan falanca koca göbekli kadını o gün pazarda gördüğünü ve kendisine doğru o mendebur kadının nasılda manidar bakışlarla baktığını anlatıyordu. Emine Hanım, öfkesinden kudurmuş, eline aldığı tuz kavanozunu çocuklarının şaşkın bakışları arasında, daha dur bile demelerine fırsat bırakmadan kocasının yüzüne doğru fırlatmıştı. Kavanoz, Sabri Bey’in yüzünün tam ortasında patlamış, zavallı adamın burnunu kırmıştı. Kan içinde kalan adam dışarı lavaboya koştuğu sırada Emine Hanım’ın isterik gülüşlerini ve buna katılan çocuklarının kahkahalarını duydu. Sabri Bey yüzünü yıkadıktan sonra ceketini almış, kapıyı kapatarak çekip gitmişti. O’nu o yörede bir daha gören olmadı. Fakat bu yoksul adamın, dükkân sahibi olan adama borcunu fazlasıyla ödediği anlatıldı durdu bir süre esnaf arasında.
Aydın AKDENİZ
Özgürlüğe Açılan Kanatlar
Zamanın birinde ulu çınarlar, meşe ağaçlarıyla kaplı bir orman kenarında yaşayan bilge bir çiftçi varmış. Küçücük kulübesinde yıllar öncesinde yitirdiği eşinin hatıralarıyla tek başına mutlu bir hayat sürermiş.
Bilge çiftçi, ormanda yalnız geçen uzun yılların ardından her nasılsa her çeşit hayvanın, bitkinin ve doğadaki diğer cansız varlıkların dilini öğrenmiş onlarla konuşmanın bir yolunu bulmuştu. Önceleri sıkıntılarından uzaklaşmak için başlamıştı bu oyuna. Fakat sonraları bunun bir oyun olmadığını çevresine gösterdiği ilgi ve sevginin karşılığını fazlasıyla aldığını hayretle gördü.
Soğuk, dondurucu bir kış gününde pencerenin dışına bırakılan ekmek kırıntılarını sevinçle gagalayan serçe, ertesi sabah yine pencere önünde utangaç ötüşleriyle yiyecek bir şeyler arıyordu. Yaşlı bilgenin artık kış mevsimi boyunca ağırlayacağı bir misafiri vardı. Minik serçe havaların ısınmasıyla birlikte yiyeceklerini bulmak için uzaklara gitmişti. Fakat oradan ayrılmadan önce kendisine bunca yardım eden ihtiyar adama minnet borcunu ödemek için O’na şöyle bir hikâye anlatmıştı;
O gün yuvadaki yavrularım için ağzımda bolca yiyecekle geri dönmüştüm. Fakat yavruların büyümüş yuvamız onlara artık dar gelmeye başlamıştı. Sevincimiz uzun sürmemiş, içlerinden biri kardeşiyle çekişirken dengesini kaybederek yere düşmüştü. Korkuyla yanına indiğimde şaşkın şaşkın, etrafına bakınıyor, ürkek ötüşleriyle benden yardım istiyordu. Şükür ki büyükçe bir susağın yaprakları üzerine düşmüş, yara bere almadan kurtulmuştu. Henüz uçamadığından yuvaya gelemiyordu. Ben de çaresiz kalmış onu burada kaderiyle baş başa bırakmıştım. Biricik yavrum tek başına savunmasız öylece kala kalmıştı.
Yuva’dan Ayrı Geçen Günler
Anne serçe yaşlı bilgeye hikâyesini, sadece kendisinin görebildiği kadarıyla anlatıyordu. Hâlbuki o gece minik serçe yaşamının en zorlu sınavını vermişti. Havanın karamasıyla birlikte gökyüzünde kocaman, parıldayan yüzüyle ay ışıldıyordu. Akşamın serinliği esen rüzgârla dalga dalga serçenin bulunduğu çayırlığa savruluyordu. Derken, az ötedeki ağaçtan tiz, korkunç bir çığlık boşluğa yayıldı. Bu anne serçenin, yavrularını dikkatli olmaya çağırdığı sesin sahibi idi. Bu, karanlık gecelerin hâkimi baykuştu.
Minik serçe korkuyla çarpan kalbinin atışını bastırmak istercesine susağın dibine iyice sindi. Küçüldü küçüldü, hareketsiz bir heykel gibi taş kesildi. O sırada, tarla faresi çok zor bir durumdaydı. Yine de son bir ümitle koşmaya başlamış fakat üzerine doğru gittikçe yaklaşan karaltıyla arasındaki mesafeyi açamamıştı. Farenin son hatırladığı şey; göğsünde şiddetli bir basınç ve ayaklarının yerden kesilişi olmuştu. Gerisini hatırlaması imkânsızdı. Ama minik serçe olan biten her şeyi görmüştü. Baykuşun pençelerini tarla faresine geçirişini ve onunla birlikte havalanışını. Hatta baykuşla bir ara göz göze bile gelmişlerdi. O an farenin yerinde bulunmadığı için ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmanın kendisi için ne kadar ölümcül sonuçları olabileceğini gördü. Doğadaki yasaların dalgınlık ve hatayı affetmediğini anladı.
O gece minik serçe artık az önce yaşadıklarıyla meşgul oldu. Ne uzaktan gelen kurt ulumaları ne de kirli gri renkli bulutlar arasındaki elektrik boşalımları ilgilendirmişti onu. O korkularıyla baş başa iken anne kuş ve diğer yavrular yuvada endişeli bir gece geçirmişlerdi.
Anne serçe hikâyesine kaldığı yerden devam ediyordu;
Sabah şiddetli bir yağmurla uyandık. Kanatlarımı ıslanmasınlar diye yavrularımın üzerine germiştim. Ama aklım aşağıdaki zavallı yavrudaydı. O’nun için yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. O’nu son gördüğümde bir susağın üstündeydi. Sel suları arasında bata çıka hızla gözden uzaklaşıyordu.
Emir can, göl kenarında babasıyla dolaşırken az ileride kayaların arasında soğuktan donmak üzere olan minik serçeyi gördü. Küçücük yüreği şefkat ve acıma ile doldu. Yalvaran bakışlarını babasına yönelterek;
_ “Babacığım nasıl da titriyor, bir baksana!” dedi.
Babası tam “Emir can, dinle!” diyecekti ki, Emir can ısrarlarına devamla;
_ “Kim bilir ne zamandır bu durumda? Söz veriyorum ödevlerimi aksatmayacağım. Ne olur izin ver!” dedi. Babası;
_ “Peki, ama bilgisayar oyunlarına sınırlama getireceksin, bu bir. İkincisi minik serçenin bakımını aksatmayacaksın ve son olarak kuş iyileşir iyileşmez itiraz etmeden onu doğaya bırakacaksın. Anlaştık mı?”
_ “Evet”
_ “O halde onu alabilirsin.”
Akşam eve döndüklerinde Emir can koşarak bodruma indi. Çevreye savrulmuş öteberi arasından önceki yıl oraya attığı kuş kafesini buldu. Ablasının yardımıyla kafesi temizledi ve minik serçeyi içine bıraktı. Şimdi artık huzurluydu. İçinde tarif edemediği bir mutluluk duymuştu. Yaklaşık iki saatini alan bu uğraşın ardından en ufak bir yorgunluk dahi hissetmiyordu.
Emir can’ın güleç yüzünde birden bir endişe belirdi. Çünkü gördüklerine bir anlam verememişti. Minik serçe Emir can’ın düşündüğü gibi kafesindeki yemleri iştahla yemek yerine çıldırmışçasına kendisini oradan oraya vuruyordu. Korkmuştu Emir can. Kuşun kendisine bağlanacağını ummuştu. Ya da en azından yemi yiyebilir ve sevinçle öterek kendisine teşekkür edebilirdi. Acaba durumu babasına açmalı mıydı? Kafası karışmıştı. Tuhaf duygularla oradan ayrıldı. O gece erkenden yattı.
Minik serçe kendisine gösterilen iyi niyeti anlayamamıştı. O, başından geçen olayların etkisiyle farklı şeyler düşünmüştü. En çok ta özgürlüğünü kısıtlayan tel örgünün içine bırakılışına üzülmüştü. Alışık olmadığı bir ortamdaydı şimdi. Başını hangi yöne çevirse ne güneşi görebiliyor ne de gecenin karanlığında parıldayan yıldızları seçebiliyordu. Ormanın derinliklerinden gelen tanıdık sesler yerine şimdi, kara bir kutuda birden ışıklı görüntü ortaya çıkıyor ve tanımlayamadığı garip sesler, yaşadığı odanın duvarlarında yankılanıyordu. Benzerlerine göre daha küçük yapıda olan bir canlı, her gün tel örgüye yem ve su bırakıyordu. Ormanda böyle bir canlı gördüğünü hatırlamıyordu serçe. Ama hiç değilse kendisine zarar vermiyorlardı. Bu arada yaşadığı kafeste iyice semirmiş, günler günleri kovaladıktan sonra kanatları gelişerek güç toplamış, özgürlüğüne kavuşacağı o günü hissetmişçesine uçmak üzere tetikte bekliyordu.
Serçenin eve getirilişinin üzerinden yaklaşık bir hafta geçtikten sonra babası Emir can’a;
_ “Oğlum artık vakit tamam. Kuşu serbest bırakmalıyız.” Dedi.
Emir can, verdiği sözü yerine getirmenin gururuyla bir koşuda kafesi getirdi. Babası ile birlikte pencerenin önünde kafesin kapısını açtılar. “Pırrr” diye duydukları kanat sesinden sonra Emir can, yüreğinde ince bir sızı hissetti. Üzülmüştü. Bu arada babası şefkatle oğlunun başını okşuyordu.
Minik serçe masmavi göğe doğru atıldı. Olabildiğince çırpıyordu kanatlarını. Rüzgârın yardımıyla yükseldi, yükseldi, yükseldi. Tanıdığı, bildiği her şey tam karşısındaydı şimdi. Güneş ışınlarının tatlı sıcaklığını vücudunda hissediyor, meltem esintileri tüylerinin arasında akıp gidiyordu.
Minik serçe özgürlüğüne kavuşmanın ilk şaşkınlığını üzerinden atar atmaz alçaldı. Emir can’ın başı üzerinde küçük bir daire çizdikten sonra ufukta kaybolup gitti. Emir can bu deneyimden sonra doğada ki yabani güzelliğe ait öğreneceği pek çok şeyin bulunduğunu anlamıştı artık.
Aydın AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın ölümü VI
Ayşe Hanım bu olaydan sonra gayet üzgün bir şekilde evine döndü. Canı çok sıkkındı. Bu yaşta el âlemin diline düşmenin ayıp ve utancı nasıl taşınır şimdi? Diyordu kendi kendine. Hele küçücük çocuğa yaptıkları affedilir gibi değildi. Evet, biraz katı yürekli olduğu doğruydu belki ama işi bu derece çığırından çıkarabileceğine bu olay yaşanmadan önce düşünse asla ihtimal vermezdi. Pişmanlık içinde üst kata uzanan ahşap merdivenleri ağır, ağır tırmandı. Bu arada sayıklarcasına,
—hizmetçi kadın gitti gideli her taraf kir pas içinde kalmış” diye söylendi usulca. Evinin ikinci katında, merdiven başından sayıldığında üçüncü sıradaki odasında kalır diğerlerine pek uğramaz, ancak gerektiği durumlarda girerdi o odalara. Odasına girdi, kapıyı kapattı ve doğruca pencereye yöneldi. Dışarısı harikaydı; Mevsim artık yazdan sonbahara dönmüş farklı şehirlerden gelen tatilciler, yazlıklarından çekilmiş, cadde ve kumsallar ıssızlaşmıştı. Ama yine de bulunduğu yerden, rıhtımda el ele dolaşan genç sevgililer ya da artık sararmaya yüz tutmuş yapraklarını döken asırlık çınarların altında sıcacık çaylarını yudumlayan orta yaşlı insanların sohbet ettikleri görülebiliyordu. Sonbahar, üzerinde hüzünlü bir etki bırakırdı. Güneş’in batmaya yüz tuttuğu şu saatte ufku gözlemek amacıyla balkona çıkarak şezlonga oturdu. Şimdi artık bütün bir ufku görebiliyordu. Yorgun bakışlarını körfezin ufukta yitip giden derinliklerine yönelttiğinde, orada bir balıkçı teknesinin belli belirsiz siluetini ve küçük karaltılar halinde uçuşmakta olan martıları gördü. Güneş’in bakıra dönüştüğü bu gün bitiminde suya düşen ışınlar gittikçe daralan açılarla hemen şuracıkta sahilde tepe noktası yaparak sona eriyordu. Gizemli bir el adeta bütün maharetini göstererek yüzlerce çeşit şekil oluşturuyordu. Denizin yüzeyinde her dalganın kırılışında değişen açıların etkisiyle kâh alev renginde bakır tonlar hâkim oluyor yüzeye, kâh küçük meltem esintileriyle gittikçe kararmakta olan deniz mavisi sonlandırıyordu bakırın hâkimiyetini. Doğanın esrarlı güçleri sessiz bir renk serenomisi içinde kıyasıya bir mücadele veriyordu sanki. Madalyonun bir yüzünde, girdap etkisiyle insan ruhu, mutluluk ve hazzın derinliklerine çekilirken öte yandan monoton bir döngü içerisinde yaşamın o bildiğimiz yüzü.
Hava serinlediği için içeri girdi. Şalını omuzlarına örttü. Kendisine sıcak bir kahve hazırlamayı düşündü ama bunun için alt kattaki mutfağa kadar inmesi gerekiyordu. Üşendi. Sonra kahvesini rıhtımdaki denize nazır çay bahçesinde içmek düşüncesi belirdi zihninde. “ hem bu arada tanımasam da birilerini görmüş olurum” diye mırıldandı sesi titreyerek. Giyinip kuşanması yirmi dakikayı bulmuştu.
Oturmak için çay bahçesinin denize en yakın olan masalarından birini seçti. Esintinin deniz yüzeyinden taşıdığı serin havayı derin, derin soludu. Yan ve arka masalarda üçerli beşerli oturan tatilciler aralarında konuşuyor, aileleriyle gelen küçük çocuklar masaların arasında koşarak eğleniyor, yakalamaca oynuyorlardı. Hemen sağındaki masada oturan gençler aralarında yüksek sesle konuşuyor, biri sözü daha bitirmeden diğeri atılıyordu;
— Dinleyin çocuklar! Dedi irice olanı. Bir hikâyede ben anlatacağım; Henüz on dört, on beş yaşlarında toy bir delikanlıyken bizim mahalleden daha önce tanıdığım, yaşça benden birkaç yaş büyük olan çocuklarla mezarlıkta buluşmuştuk. Çocuklar önce etrafı bir kolaçan etmişler, çevrede kendilerini görebilecek kimsenin bulunmadığını anladıklarında ; ” Ali çıkar artık şu sigaraları meydana. Biraz telleyelim ” demişlerdi. Ben saf, saf onlara bakarken, onlarda, Ali’nin uzattığı sigaraları yakmışlar, ciğerlerini çoktan dumanla doldurmuşlardı bile. İçlerinden şimdi hatırlamıyorum kimdi, biri ; “Ali lan! bi cigara da şu tüysüze vessene, keyf essin biraz.” demişti. Bana verdikleri sigara meğer esrarmış sonradan öğrendim. O güne dek sigara dahi içmemiş olan ben, esrarlı sigaradan birkaç fırt çektikten sonra zum olmuştum. Sanki başım büyümüş, büyümüş iri bir kabağa dönüşmüştü. Ben oturduğum yerden kalkmaya çalıştıkça yere yuvarlanıyor, dengemi bir türlü bulamıyordum. O hergeleler de uzandıkları yerde benim bu durumuma katla katıla gülüyorlardı. Güç bela ayağa kalkmış, aslında bel hizasına kadar yükselen mezarlık duvarını koca bir dağ olarak görüyordum. O ara diğerleri, bulunduğumuz yere doğru yaklaşan bekçiyi görmüşler bir çırpıda mezarlık duvarından atlayarak kaçmışlardı. Bekçi beni yakalamış ağzına geleni söylüyordu. Ben de bu sırada, o çocukların bir anda o dağ gibi yükseklikten nasıl olup ta sıçradıklarını anlamaya çalışıyordum. İrice adam hikâyesini tamamladığında vücuduyla hafifçe öne doğru eğilmiş, gözlerini kapatarak kahkahalar atmaya başlamıştı. Bir yandan da başını sağa sola sallıyor, elleriyle kocaman göbeğini tutuyordu. Yanındakiler, gülme kriziyle sık, sık kesilerek anlatılan bu hikâyeden bir şey anlamasalar da arkadaşlarının komik görüntüsüne güldüler.
Ayşe Hanım kendi kendine;
—“Buraya gelmekle iyi ettim. Arada bir, insanların arasına karışmalıyım” dedi. İleride kendine daha yakın olan masada yaşlıca iki kadın oturuyordu. Onları bir süre dinledikten sonra aklında şunlar kaldı; “Fatma Hanım beş yıl önce trafik kazası geçirerek hayatını kaybeden kocasının ölümü üzerine Altınoluktaki evlerine yerleşmiş, artık yaz kış burada yaşamaya başlamıştı. Fatma Hanım’ın hiç çocuğu olmamış evlat hasretini komşularının çocuklarını severek, onlara ufak tefek hediyeler alarak gidermeye çalışıyordu. Gayet sıcakkanlı bir yaratılışa sahip olan Fatma Hanım, komşularınca da çok seviliyordu. Onun kendi çocuklarına gösterdiği yakın ilgi hoşlarına gider, bu nedenle onu aileden biri olarak kabul ederlerdi.
Fatma Hanım ve eşi evliliklerinin ilk yıllarında çocuk sahibi olamayacaklarını öğrendikleri zaman gitmedikleri doktor, başvurmadıkları muskacı kalmamış fakat yinede sonuç alamamışlardı. Bunun üzerine çevrenin baskısıyla önce ayrılmayı düşünmüşler fakat bu arada birbirlerini ne denli sevdiklerini de iyice anlamışlardı. Aile büyüklerinin dargınlığına rağmen boşanmadılar. Üstelik yakın bir köyden, yoksul bir ailenin henüz iki yaşını yeni doldurmuş kız çocuğunu evlat edindiler. Canları gibi sevdikleri bu çocuğu itina ile büyütmüş, bir dediğini iki etmemişlerdi. Evliliklerini perçinleyen, mutluluklarını arttıran bu çocuğun gelişip büyümesi evin neşesini büsbütün arttırtmıştı. Ama bir gün çocuğun babası çıkagelmiş, düpe düz sessiz kalması karşılığında para istemişti onlardan. İstediği parayı alamayacak olursa çocuğa gerçeği açıklayacağını söylemeyi de ihmal etmemişti.
Bunun üzerine karı koca, baş başa vermiş uzun tartışmalardan sonra durumu çocuğa kendileri açıklamışlardı. Zavallı çocuğun ana baba olarak benimsediği bu aileden ayrılışı çok hüzünlü oldu. Fatma Hanım günlerce kendini toparlayamadı. Aradan üç beş yıl geçmişti ki Fatma Hanım komşularından, o mendebur adamın az bir başlık parası karşılığında canının bir parçası haline gelmiş o zavallı çocuğu babası yaşında bir adama verdiğini öğrendi.
Fatma Hanım yaşadığı onca acılardan sonra iyice yıpranmıştı. Şimdi altmış yaşında astım hastalığından muzdarip yaşlı bir kadın olmuştu. Altınoluk’un, Kaz Dağlarının denizle harmanlanan iklimi kendini iyi hissetmesine neden oluyordu. Üstelik yaz aylarının tatil boyunca süren kalabalık coşkusu, onun yaşama olan tutkusunu arttırıyordu. Bu nedenle burada yaşamaktan oldukça hoşnuttu. Komşularına sık, sık;
“Güneşin sıcaklığını kemiklerimde hissediyor, adeta yeniden diriliyorum kızım.” derdi. Sıkıntılarını onlarla pek paylaşmaz, herkesin kendince çözülmesi gereken sorunları dururken bunlara birde kendilerininkini eklemeyi gereksiz bulurdu.” ( Devam edecek)
Aydın AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın Ölümü V
Eskisi kadar sıkboğaz etmiyordu artık kadını. Fakat bu kez evinin odalarına kameralar yerleştirmiş ve oturduğu yerden, hareketlerini rahatça izleyebiliyordu. Temizlikçi kadın, olup bitenden habersiz olduğu için hanımındaki bu değişikliği iyiye yorumlamış ve onun ruh sağlığının düzelmeye başladığını düşünmüştü. Bir akşam evin işlerini bitirdikten sonra Ayşe Hanım’a hazırladığı kahveyi sunarken; “Hanım’ım, yarın akşam oğlumun düğünü vardı da. Acaba şeyy diyorum… Bizimle gelmek ister misiniz?” Ayşe Hanım, “Olur kızım. Tabiî ki gelirim” diye cevapladı kısaca. Ertesi gün işe erken gelen kadına izin vererek o gün çalışmamasını istedi ondan. Fakat düğüne gelemeyeceğini de ekledi sözlerine. Düğün hediyesi olarak geline güzel bir gerdanlık almıştı. Temizlikçi kadın hediyeyi mahcup bir şekilde kabul etti. Hanımının mazeret bile göstermeden düğüne gelmek istememesine içerlemişti ama bunu belli etmemeye çalıştı. Aslında halini pek beğenmese de seviyordu bu yaşlı kadını. Tavırlarında her şeyi kontrolü altında tutmak isteyen titiz bir insanın kararlılığını, disiplinini görüyordu. Mutsuzluğunu, yalnızlığını çevresindekilere biraz kırıcı bir şekilde hissettiriyordu ama ne de olsa yalnız bir kadındı işte.
Bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra her şey unutulmuş, eski günlere geri dönülmüştü. Temizlikçi kadın için Ayşe Hanım’ın evinde yine zor günler başlamıştı. Ayşe Hanım, bir gün altın gerdanlığının çalındığını ileri sürmüş ve karakola başvurmuştu. Temizlikçi kadın her ne kadar bu gerdanlığın hanımınca düğün hediyesi olarak verildiğini söylese de bu pek inandırıcı olmamış ve kadın tutuklanmıştı. Bu gün, yaşlı kadının çevresinde bulunan insanlardan birinin daha eksildiği bir gün oldu.
Şule Hanım, “Ağzına sağlık Betülcüğüm” dedi. “Vallahi olacak olanlar sana malum oluyor kız. Geçen hafta da falıma bakmış, “size uzak bir yerden misafir geliyor” demiştin. Bak işte Jülideciğim burada. Tâ Amerika’dan ablasını ziyarete gelmiş. Haydi, sana zahmet bir de onun kahve falına bak, bakarsın buralardan bir yerden bir kısmeti falan çıkar kızcağızın” diyerek tamamladı sözlerini. Sonra göz ucuyla muzipçe kardeşine baktı. Sanki yüzünün alacağı ifadeden bir şeyler anlamak istiyor gibiydi. Betül Hanım rahat bir tavırla çoktandır kapatılmış olan fincanı eline almış, bakmak üzere ağır, ağır çeviriyordu ki kapı zili aralıksız bir şekilde sürekli çalmaya başladı. Şule Hanım, heyecan içinde kalarak kapıyı açmak üzere alt kata koştu. Bu arada Betül Hanım, kısa bir sessizlikten sonra Jülide’ye uzun, uzun kahve falında geleceğine dair gördüklerini anlattı. Söz arasında bu alımlı genç hanımın gönlünün hâla boş olduğunu, idealleri uğruna gece gündüz çalışmaktan etrafında olup bitenleri fark etmediğini anladı. Ona tam yakınlarından olan bir delikanlıyı anlatmak üzereydi ki Şule Hanım’ın öfkeli bağırışı ve ardından gürültüyle kapanan dış kapının sesini işittiler. Şule Hanım yanlarına geldiğinde öfkesinin tesiriyle titriyor ve “Yaşlı bunak seni” diye bağırıyordu. Sonra olayı kısaca özetledi; yan komşuları Ayşe Hanım, Şule Hanım’ın küçük oğlu Ali’nin bahçesine düşen topunu önce keserek parçalamış ve sonrada çocuğu dövmek üzere kapı girişine kadar kovalamıştı onu.
Ayşe Hanım’ın gittikçe garipleşen tavırları, çevresindeki insanların azalmasına neden olmuştu. Komşuları onu “geçimsiz yaşlı bunak” diyerek çağırmaya başlamışlardı.
Aydın AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın Ölümü IV
Ayşe Hanım’ın Ölümü adlı hikâye denemesi bir çırpıda kalemin ucundan dökülen satırlarla yazılmış, fakat gerekli görülmesi halinde içerik ve anlatım olarak olgunlaştırılabilecek mahiyette bir çalışma.
Geçen yaz tatiline yakın zamanlarda gazetede okuduğum bir haber üzerine aklıma düşenleri alel acele yazıp bunları kayda alma endişesi hâkim olmuştu bende. Olay, sıradan bir olgu imiş gibi görünse de kentleşme kültürünün, sanayileşmenin öncülüğünü yapmış bir ülke olan İngiltere’de toplumsal dokuda bir şeylerin pekte öyle zannedildiği gibi ince bir hesaplamayla yapı içinde yaşayacak, onunla bir uyum geliştirecek olan insanın mutluluğuna dönük dengeler ortaya koymadığını gösteriyordu. Doğal ortamından uzaklaştırılan, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına zamana karşı insafsızca yarışan ve çoluk çocuğunun yetişip büyümesini dışarıdan bir yabancı gibi izleme konumuna düşen anne ve babaların dramını anlatıyordu bu gazete haberi. Kırk yaşlarında evinde yalnız yaşayan bir İngiliz hanımın kalp krizi geçirerek ölmesi ve cesedinin ancak aradan bir yıl gibi bir zaman geçtikten sonra bulunmasını konu alıyordu haber. Trajedi, ailesinden haber alamayan çocukların eve gelmesi ve olayı görmesiyle ya da komşuların durumu fark etmesiyle ortaya çıkmıyordu. Trajedi, bir başka trajediyle açığa çıkıyordu. Banka hesaplarını inceleyen ev sahibinin bir yıldır ödenmeyen ev kirasını görmesi ve kiracısını mahkemeye vermesi, eve gelen bilirkişilerin evdeki tabloyu görmesiyle gelişiyordu olaylar. Gelişen teknoloji, bireyin mutluluğunu mu hedeflediği yoksa onun esiri olduğu gündelik koşuşturmalarından kendine ayırmak istediği bir dilim boş zaman bulma ihtirasına mı arayış olduğu tartışılabilir. İnsan, kendi eliyle yükselttiği medeniyetin bir yönüyle altında kalmıyor mu? İşte iklime bağlı sorunlar. Birincisi ve ikincisi yapılmış dünya savaşları. Belki de üçüncüsüne gebe gelişmeler ard, arda dünya gündemlerine düşmekte.
Her ne ise, Ayşe Hanım karakterin de bunalan bir insanın kendisi ve çevresiyle yaptığı hesaplaşmayı yaşam ve ölümü sorgulamasını kurgulamaya çalıştım.
“ .. Ayşe Hanım, kalp krizi geçirerek ölümüne neden olan, rüyalarında kâbuslar gördüğü o geceyi hatırladı. Hayatının son döneminde psikolojisi iyice yıpranmış, bozulan maneviyatı şuur altındaki çalkantılı, marazi ruh halini taşıyamaz duruma gelmişti. Uyanık olduğu zamanlarda rutin işlerle oyalanabiliyordu. Çoğu kez uykusuz geçen bir geceden sonra güne erken başlar, kapıya bırakılan gazeteleri alır, yudumlamakta olduğu kahvesiyle birlikte magazin haberlerinin büyük puntolarla yazılmış başlıklarını okurdu. Hafta da birkaç kez, öğleden sonraları hastaneye gitmek gibi bir alışkanlık edinmişti. Kendisini muayene eden doktorlara bitmek tükenmek bilmeyen ağrılarından uzun, uzun yakınır, doktorların hastalığını anlamaya yönelik sorularına kaçamak cevaplar verirdi. Her defasında doktorlara ayrı ayrı şikâyetlerde bulunur fakat yapılan tahlillerden sonra belirtilen nitelikte her hangi bir bulguya rastlanılmadığı söylenirdi kendisine. Doktora çıkmadığı günlerde evine temizlikçi kadın gelirdi. Ayşe Hanım temizlikçi kadının başından bir saniye bile olsun ayrılmaz, evin içinde gölge gibi peşin sıra dolaşırdı onun. Yaptığı her işe karışır, pek çoğunu beğenmez yeniden yaptırırdı. Zavallı kadın bir yandan az önce silip süpürdüğü odayı tekrar temizlerken öte yandan Ayşe Hanım’ın hastanede karşılaştığı kötü davranışlarla ilgili şikâyetlerini bilmem kaçıncı kez yeniden dinlemek zorunda kalırdı. Temizlikçi kadın alacağı üç beş kuruşun hatırına tüm bu sıkıntılara katlanır, yazgısına boyun eğerdi. Bir gün temizlikçi kadın aşırı yorgunluk ve bakımsızlık yüzünden hastalandı. Uzun bir süre işe gidemedi. Ayşe Hanım için bu süre çok sıkıntılı geçmişti. O günlerde evinin odalarında bir hayalet gibi dolaşmış, kendisi için geçmek bilmeyen dakikalarda kuruntularıyla baş başa kalmıştı. Temizlikçi kadın sağlığına kavuşup işe geri döndüğünde Ayşe Hanım dışa vurmasa da bu duruma çok sevinmişti…..”
Aydın AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın Ölümü III
Ayşe Hanım ölümüyle birlikte başlayan yolculuğunun bu aşamasında derin uykudan adeta yeni uyanmışçasına üzerindeki mahmurluğu atmış, hayatında iken kendi yaratılış amacına ne kadar uzak kaldığını iyice anlamıştı. Bir insanın Allah katında bu kadar yüce bir değere sahip olabileceğine nedense hiç ihtimal vermemişti. Oysa varlığın bu boyutunda, hayatında iken her nasıl yaşarsa yaşasın insan muhasebeye çekiliyor, bu esnada bir nice ilahi sırlara mazhar olabiliyordu. Yani amelleri iyi yada kötü nitelikli olan her hangi biri kendi konumuna uygun düşecek şekilde yüce Yaratıcının muhakemesine konu olmak gibi bir ayrıcalığa sahipti burada. Yüce Allah’ın azametinden haberdar olabilmek ne büyük bir saadet kaynağıydı.
Bu dördüncü boyutta, hemen ilerisinde huşu içinde rabbine yönelmiş melekleri gördü Ayşe Hanım. Kimi kıyam halinde kimi rüku halinde ve kimide secde halinde melekler. Huzur içinde tam bir yönelişle yüce Allah’ın iradesine teslim olmuş, çeşitli renk ve görünüşlerde melekler tıpkı büyük annesinin çocukluğunda iken kendisine anlattığı gibiydiler. Bir keresinde. – “ Yavrucuğum , onların her birinin kendine özgü biçimleri ve renga renk koca , koca kanatları vardır. Onların cinsiyetleri bulunmaz. Hangi amaçla yaratılmışlarsa yalnız onu yaparlar. Dillerinde hep Allah’ın tesbihatı vardır.” Demişti kendisine. Bunun üzerine gözlerini kapamış zihninde hayalini kurmaya çalışmıştı.
Meleklerden bazıları buraya ulaşmış ruhları karşılıyor, esenlikle bir üst tabakaya dek süren yolculuklarında onlara refakat ediyorlardı.Bazen üst katmanlarda kara alevli delikler açılıyor, buradan aşağılara doğru yanarak inen ruhların korku dolu çığlıkları işitiliyordu. Meleklerin bu ruhlara acıma duymadıklarını gördü Ayşe Hanım. Şefkat, merhamet, sevgi ve nefret gibi duyguların insana ait özellikler olduğunu anladı. Bu duygularla, yeryüzünde sorumluluğunun devam ettiği o ortamda insan, kendi rotasını belirliyor, yaratılış amacına uygun doğru tercihler, insanın ruh dünyasını olgunlaştırarak, duygusallığına en uygun kombinasyonları kazanmasına neden oluyordu. Olgunlaşan bu ruh, beklentilerden, kirliliklerden tam arınmış bir halde sevgiyle sadakatle yönelebiliyordu ilahi buyruklara. Bu anlayış düzeyi insana üstünlük kazandırıyor, yaratılmışların en seçkin konumuna getiriyordu onu. İnsandaki bilme ve anlama yeteneklerinin kudretini artık açık seçik görebiliyordu. Bu güç onu meleklerden daha üstün kılabilirdi. Peki insan ruhunda böyle köklü bir değişimi tetikleyecek, onu içinde bulunduğu aymazlığından kopararak, hayatında iken sırat-ı müstakime yöneltebilecek dinamikler bulunmakta mıdır? Yaşamına ait kesitleri bir kez daha gözden geçirmeye başladı Ayşe Hanım. Aradığı cevapları yine, henüz yaratılış kimyasının deforme edilmediği çocukluk izlenimlerinde buldu. Gerçi bu izlenimleri yeteri kadar sahiplenebilecek akli bir olgunluğa sahip değildi ama yaratılışındaki çocuksu masumiyet yinede esrarlı gerçekliklerin izlerini bulmasına neden olmuştu. Altılı, yedili yaşlarında ya vardı ya yoktu. Büyük babasının ardına takılmış, onunla birlikte mahallelerindeki Osmanlı döneminden kalma büyük eski bir camiye ulaşmışlardı. Dedesi şadırvanda abdest alırken o, avluda oradan oraya uçuşan güvercinlerin arasına karışıyor, merak dolu bakışlarla kuşların yerlere atılan yemleri gagalamalarını izliyordu. Bu arada büyük babasının artık ceketini giymesini, saygıyla ön düğmelerini ilikleyişini gördü. Yüzünde tatlı bir ışıltı vardı. İçeri girdiklerinde İhtişam içindeki kubbe çekti ilgisini. Alt kısımdaki pencerelerin renga renk ışıltılarıyla görkem kazanan vitrayları adeta büyülemişti onu. Buradaki atmosfer, imamın davudi sesiyle yaptığı tesbihatlar ve huşu içinde secdeye kapanan tek yürek olmuş inananlarla manevi bir boyut kazanıyordu. Sütunlardaki tablolar, kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a uzanan, hat sanatının türlü, türlü nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı koreografiler, izleyenlerinin ta derinliklerinde adeta yeniden nakşediliyorlardı. Çıkışta büyük babasının gözlerinde görevini ciddiyetle tamamlamış insanların parıltısını görmüştü. Küçücük cılız elleriyle dedesinin ellerini tutmuş, güle oynaya evlerine doğru yönelmişlerdi.
Kutsallığı olan mekanlar, Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa gibi yada Ashab-ı Kehf’in sığındığı mağara veya hz. Muhammed’in nübüvvete mazhar olduğu Hira Mağarası, insan ruhunun üzerinde ulvi tesirleri bulunan coğrafi alanlar olduğuna göre buraları acaba ötelere açılan birer pencere midir? Yoksa insan ruhunun kendi iç muhasebesini hızlandıran manevi telkin ve islah merkezleri midir?kim bilir? Hac farizasını yerine getiren insanların, mahşeri kalabalıklar içinde bir nevi ahretin provasını yaptıklarını söylemeleri boşuna değil demek ki.insan ruhu buralarda aradığı sükuneti bulabilir.Tıpkı Tur-i Sina’da Hz. Musa’nın inzivaya çekilerek ıssız gecelerde yüce yaratıcıya ait izleri arayıp bulması bunları gayet latif, hassas ruhunda imbikten geçirerek fıtratına mezcetmesi gibi dikkati nazarını ilahi aşkı yakalamaya çevirebilir.Bir Veysel Karani’nin yaptığı gibi kendi yalnızlığı içinde bir yolunu bularak öteler ötesini algılayabilecek bir basireti geliştirebilir.Yeter ki buna talip olunsun.Hani ‘ Sen destileri bir kır hele, sular nasılda bir yol bulur kendine ‘beyitinde açıklandığı gibi zahmetsizce amaca ulaşılıverilir.Yeter ki dağlarda vadilerde uğuldayan fırtınalar nasıl kainatın yüce varlığa yönelişinin serenomilerini sergiliyorlarsa, insanda yürekten dile dökülecek ilahi terennümleri seslendirebilmeli.
Aydın AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın Ölümü (2)
Ayşe Hanım sükunet içinde yazgısının bu öte dünyada karşısına neler çıkaracağını beklemeye başladı. Yükseliş halinde, çeşitli kaynaklardan hayatta iken öğrendiği, maddi dünyanın bilinen çehresini bizzat müşahede etmiş ama öyle bir noktaya ulaşmıştı ki artık buradan ötesini tanımlamakta güçlük çekiyordu.
Sağanak yağan yağmurdan sonra dağlardan ovalara akan sel suları, nasıl taşı, toprağı, mili önüne katarak akar sulara oradan göllere, denizlere ulaşır ve bulanık, kirli yapısından arınarak berraklığa kavuşursa belki bu gibi bir duygu yoğunluğu ile açıklanabilecek izlenimler edinmişti. İşte karanlık gecelerin o ürpertici etkisini kırarak yerini sonsuzca huzura bıraktığı dolunay parlaklığında nurani bir dünya uzayıp gidiyordu önünde. Buraya nasıl geldiğini anlayamamıştı. Maddi varlığa ait sınırları aşmış olsa, bu değişimi algılardı muhakkak. Sanki öte dünyanın sınırları bir salınım göstererek maddi boyuta sarkmış ve Ayşe Hanım’ı alarak kendi sınırlarına geri çekilmişti. Ya da lambanın yanışıyla birden aydınlanan karanlık odanın gerçekliğiyle yüzleşmek gibi kendini aniden bu ortamın içinde hazır buluvermişti.
Maddi sınırların nerede, nasıl son bulduğu kendisi için hala esrarını koruyordu. Yaşama ait zaman akışı içinde olabilse önceliği bu konuya verir, durumu anlamaya çalışırdı. Oysa şimdi akıbetinin alacağı şekil kendisi için daha önemliydi. Az ileride nurani ortamın dokusuyla bütünleşmiş, yalnız daha kesif, şeffaf siluetler belirdi. Sabit bir şekilleri yoktu. Sürekli biçim değiştiriyorlardı. Bazen gönüllere sürur veren ılık meltem esintileri gibi titreşerek saf, yoğun ışık halelerine dönüşüyorlar, bazen de kendi sınırları içinde depreşip duran kızıl, ateşten topaçlar halinde dokunduklarını yakıyorlardı.
Bu arada Ayşe Hanım, dikkatinden kaçan önemli bir ayrıntı daha gördü; Bu ortamda yalnız değildi. Birbirlerine göre farklı mesafelerde yer alan sayısız çoklukta insan ruhu, göğe bırakılan uçan balonlar gibi az önce gördüğü şeffaf siluetlere doğru ağır, ağır yükseliyorlardı. Şeffaf siluetlerin aldığı şekillerle bu ruhların görünümleri arasında tuhaf bir ilgi vardı. Kimi ruhlar bu noktaya yaklaşırken yoğunlaşmaya başlıyor, oraya ulaştığında ise son şeklini alarak ışıl, ışıl parlayan, güzel yüzlü hanımefendiler yada beyefendiler olarak beliriyorlardı. Aynı anda bu kesif siluetler, duruma uyarlanarak şefkatle aralarına aldıkları ruhların, esenlik içinde yeni ufuklara açılmalarına izin veriyorlardı. Kimi ruhlarsa yoğunlaştıklarında garip görünümleriyle ucubelere benziyorlardı. Çoğu kez vücutlarını oluşturan uzuvlar, olmaları gereken yerde bulunmuyordu. Ayakları arasında başları bulunanlar mı? Yoksa omuzları üzerinde midesiyle dolaşanlar mı? Türlü, türlü garip oluşumlar… Şeffaf siluetlere yaklaştıklarında ucubelerin görüntüleri daha da iğrenç bir hale dönüşüyor ve sonunda kızıl ateş topaçları arasında yanıp kararıp hızla altlarında beliren karanlıklara çekiliyorlardı. Ruhların bölük, bölük hareket ederek bu girdaba kapıldıklarını görebiliyordu Ayşe Hanım. Ve bu kaçınılmaz nokta ile arasındaki mesafe gittikçe azalıyordu.
Endişe içinde uzun bir bekleyişten sonra artık sıra kendisinin de bulunduğu gruba gelmişti. Çevresindeki ruhların yoğunlaşmaya başladıklarını gördü. Hemen önünde bulunan adam benzersiz büyüklükte karnı e arkasıyla dikkat çekiyordu. Cevizden iri olmayan başı üzerindeki gözleri dehşetle açılmış, şaşkınlık içinde kararmaya yüz tutmuş vücudunun hatlarını inceliyordu. Hayatında iken iştahı ile arası bir hayli iyi olmalıydı.
Ayşe Hanım, bu arada henüz şekillenmiş olan kendi vücudunu inceliyordu. “evet, her şey yerli yerinde” diye düşündü. Yinede içinde bir eziklik, bir kirlilik duygusu hakimdi. Görünüşü ile bu izlenimi arasında bir tezat vardı. Acaba vücudunun parıltısı diğerlerine göre daha mı sönük kalıyordu? Yoksa kendisini yersiz kuruntulara mı kaptırmıştı? Akıbeti az sonra belli olacaktı. Nihayet, şeffaf siluetlerin hizasına ulaştılar. Az önce gördüğü adamın umutsuz çığlıkları bir kez daha ürpermesine neden oldu. Adamın yanarak kararan vücudu bir paçavra gibi, zeminde beliren alevli çukurlar içine hızla savruldu. Her bir çukur, payına düşeni yalayıp yuttuktan sonra yine ortaya çıktığı şekilde birden gözden kayboluyordu.
Ayşe Hanım, çocukluk yıllarında babaannesine özenir, başını örttüğü eşarpla sessiz küçük adımlar atarak, pencere kenarındaki divanda oturan babaannesinin kucağına atılırdı. O´nun, yer yer damarlarla dolmuş kocaman yaşlı elleriyle başını okşamasını mutluluk içinde izler, salya sümük kalıncaya dek uzun, uzun öperdi bu elleri. Ardından ;- “Haydi büyükanne, dinle bakalım olmuş mu sübhaneke’m?” diye sorarak oturduğu yerden hafız edasıyla öne arkaya ritmik küçük salınımlar yaparak okurdu duasını. Aldığı kocaman bir “aferimin” ardından, soluğu sokakta alır, kaldığı yerden arkadaşlarıyla ip atlama oyununa devam ederdi.Yaşamın zorlu akışı içinde vicdanının sahiplenebileceği pek çok güzelliği yitirmişti belki ama bu tablo ruhunun ta derinliklerine kadar kazınmıştı.
Zaman, zaman yoksul semtlerden bayramlaşmak için gelen çocukları içtenlikle kabul eder, aralarından “subhaneke” duasını en güzel okuyana bayram harçlığını verirken daha cömert davranırdı. Çocukların merdivenlerden sokağa ite kakışa gürültüyle inerken aralarında ; “sana ne kadar verdi?” “dua´yı yanlış okudun be!” şeklindeki konuşmalarını duyduğunda mutluluğu perçinleşirdi. İşte şimdi yaşamına ait bu küçücük ayrıntı kendisinin başlı başına kurtuluş vesilesi oluyordu. İradesi dışında okumaya başladığı dua nedeniyle o şeffaf siluetler, dünyada iken gözlerin asla görmediği güzellikteki ışıldamalarıyla karşılamışlardı kendisini. Huzuru, vücudunun tüm zerrelerine kadar alabildiğince yaşarken, nereden geldiğini anlayamadığı gizli bir el onu, aşılmaz sandığı bu ortamdan kopararak tamamen yabancısı olduğu yeni bir ortama bırakıvermişti.
Ayşe Hanım şaşkındı. Çünkü bulunduğu bu yeni ortam da vücudu, iri bir mersin balığının tabağa boşaltılmış on binlerce küçük kürecikten oluşan ve her birinin içinde yeni bir hayata atılacak canlılık özlerinin bulunduğu havyar yığını gibi garip bir şekil almıştı. Üstelik bu kürecikler tek, tek hayatına ait izlenimleri barındırıyordu bünyesinde. İradesi hangi küreye yönelse orada yaşamının ilgili kesitiyle yüz yüze kalıyordu. Eğer burada yüzünün kızarmasına neden olacak bir izlenimi varsa mağdur ettiği kişi yada kişilerin hayalleri canlanıyor, içinde iyi izlenimlerinin yer aldığı bir diğer küreciği yutuyordu. Böylece, yığın içinden yüzlerce kürecik birer, birer kayboluyor, oluşan boşlukta önce karartılar beliriyor ve ardından bu karartılar dipsiz alevli çukurlara dönüşüyorlardı. Sanki bir veba hastalığı adım, adım vücudunda ilerliyor ve karşılaştığı her bir sağlıklı dokuyu tahrip ederek acı ve ıstıraplara boğuyordu kendisini. Bu kez işinin çok zor olduğunu düşündü. Yaşamının farklı kesitlerinde dost yada düşman, tanıdık veya yabancı, bir şekilde yollarının kesiştiği tüm bu insanlar, en küçük alacakları için dahi insafsızca saldırıyorlar, alıp götürdükleriyle bütünün insicamını bozuyor, korkulan sona; alevli çukurlara doğru tüm direncine rağmen adım, adım yaklaştırıyorlardı kendisini.
Ayşe Hanım ölümle birlikte yaşamın sona ereceğini düşünmüşken şimdi tamamen farklı bir durumla karşı karşıya idi. Hayatı boyunca çözemediği sorunların birer, birer çözümünü buluyordu burada. Öğrenme süreci devam ediyordu. Artık geriye dönerek hatalarını telafi edemese de insan doğasının o harikulade ulvi mekanizması, öğrendikleriyle sonsuz bir haz duyuyordu. Bunun için kendisine kesilecek ilahi faturayı ödemeye hazır gibiydi.
İradesi genç kızlık döneminin en önemli olayının gerçekleştiği ilgili küreciğe yöneldi; O gece evlerine dünürcü gelecekti. Fakir ailenin, üvey anne elinde büyüyen bir kızı için bu gecenin taşıdığı anlam daha bir özeldi. On beşini henüz bulduğu çağda, babasının ağzından çıkacak bir “evet” sözcüğü, onu tanıdık bildik bu atmosferden kopararak gizemli ufuklara açılmasını sağlayacaktı. Anne ve babasının baş başa kaldıkları bir sırada verdikleri kararı kapı arkasından duymuştu. Geleceği için endişelenmediklerini her bir köşesini ezbere bildiği bütün varlığı ile benimsediği bu evden ayrılacak olmasına hayıflanmayacaklarını hissetmişti. Babasının adet yerini bulsun diye sorduğu soruya gözleri kapalı ‘evet’ demişti. Şimdi çevresinde gördüğü insanların asla sahip olmadığı beyaz bir wolkswagene binmiş, Alamanya yollarına düşmüştü. Aradan yıllar ve yıllar geçmiş özgürlüğü doyasıya yudumlamanın sarhoşluğu içinde üstlendiği sorumluluğu ihmal etmiş, kocasına sadık kalamamıştı. Bunun üzerine ayrılmışlardı. Bir süre sonra o üvey ananın tüm uyarılarına, -“ südümü sana helal etmem” tehditlerine rağmen Alaman bir doktorla evlendi. Gerçi keldi ama her güzelin muhakkak bir kusuru bulunurdu. Orta çağdan kalma bir şato ve son model jaguar marka otomobil, analığı dışında herkesi ikna etmişti. Üzüntü ve kahır yaşlı kadının direncini yitirmiş çoktandır yakalandığı amansız hastalığa yenik düşmesine neden olmuştu. Bu ilk kayıp, ailenin üzerine çöreklenen kara bulutların habercisi niteliğindeydi. O, kapı arkasından işittikleriyle kabaran öfkesi yatışmaksızın intikam almanın hırsıyla büyümüş, önüne çıkan ilgili ilgisiz her kesi yakıp yok etmişti.
Böylece uzatıp giden hikaye Ayşe Hanım’ın yüzünün buruşmasına, sayıları giderek azalan kürecikler de kurtuluş ümitlerinin tükenmesine neden oluyordu. Vicdanının derinliklerinde bastırdığı bu gerçeklikle karşılaşmak bir hayli yıpratmıştı kendisini. Hele analığının canlanan hayalinin yakasına yapıştığı o an yok mu? Bütün benliğinin dehşetle sarsıldığını görmüştü. Bereket versin, yaşamının bu kesitini kapsayan küreciğin cidarları çöktü de alevli parmaklardan güç bela kurtulabildi. Benliğini dalga, dalga kuşatan pişmanlığın etkisiyle zeminde beliren, bir ejderha gibi her an kendisini yutmaya hazır dipsiz çukurlara atılabilirdi. İçinden yükselen bir ses, o çukurlara yuvarlanmasıyla birlikte sonsuzca acılara maruz kalacağını fısıldıyordu. Az önce vicdanının bir yönüyle girdiği hesaplaşmada yaşadığı sıkıntılar bunun ip uçlarını fazlasıyla vermişti kendisine. Ne yapıp edip kurtulmalıydı bu girdaptan.
Ötelere doğru yaptığı yolculuğun bu üçüncü etabında, iç içe geçen Rus işi matruşka heykelciklerinde görüldüğü gibi açılan her bir kürecikte, giderek zorlaşan derin vicdan muhasebeleriyle karşılaşıyordu. Yaşamın, ilahi adalet anlayışıyla ne dereceye kadar örtüştüğünün sorgulandığı bir durak olmalıydı burası.
Ayşe Hanım, yolculuğunun bu boyutuna geldiği sırada sayıları on binlerle ölçülen küreciklerden oluşan geniş bir sermayesi olduğunu hatırladı. Oysa şimdi bu birikimi ancak onlarla ifade edilebilecek bir düzeye inmişti. Bu rakam kurtuluşu için yeterli olabilir miydi? Karamsarlığın pençesinde iyice bunalan iradesi bu kez bir başka küreciğe yöneldi. Burada, başını koyduğu yastıkta hıçkırıklar içinde göz yaşı dökerken buldu kendisini. Yaşadığı çağın kültürel motiflerinin zihnine kazıdığı ölçütlerle, vicdanının benimsemediği alışkanlıkları sürdürse de temiz bir yaratılışı vardı. İlk eşinden ayrılması kendi tercihi değildi. Yeteneklerine kişiliğine değer vererek onunla hayatını birleştirmiş olan yabancı eşinin hoş görüsüne çok şey borçluydu. Sırf görünüşü, alışkanlıkları yadırgandığı için önce dışlanan sonra maddi imkanlarından dolayı büyük bir kabul gören bu adam, insanların iki yüzlülüğüne prim vermemiş, destek olmuştu eşine. Üstelik onların inancına duyduğu saygıyı göstermek için vekaleten bir yakınını hacca dahi göndermişti. Samimi, dostça bir ilişki kurma isteği daha nasıl ifade edilebilirdi. Vicdanındaki kriterlerle örtüşmeyen beşeri zaafları onu böylesine endişeye yöneltebildiğine göre demek ki derinlerde bir yerde hala temiz bir yanı bulunmaktaydı.
Yanaklarından süzülen samimiyet dolu göz yaşları bu küreciğin cidarlarını ıslattığında kürecik giderek büyümeye başladı. Büyüdü büyüdü, büyüdü. Sonunda zaman ve mekan ölçülerinin işlemediği bu ortamda devasa büyüklükte bir kara deliğin boyutlarına ulaştı. Kürecik artık billurumsu bir yapı kazanmıştı. Alt ve üst noktaları, genişlemeyle birlikte iç içe geçmiş, boşlukta alabildiğince yayılan uçsuz bucaksız dairevi bir görünüme bürünmüştü. Bu garip şeklin tam merkezinde yine devasa büyüklükte bir helezon oluşuyor ve bu helezonun sonsuzluğa doğru uzanan tepe noktası sarmallar halinde dönüşümler yaparak inceliyor, inceliyor ve bir süre sonra görüş mesafesi dışına çıkıyordu.
Ayşe Hanım’ın yaratılışının bu temiz nüvesi şimdi sıcacık pembemsi bir dumana dönüşmüş ve billurumsu yapı içinde ivmesi giderek hız kazanan turlarına başlamıştı. Döndükçe dönüyor, billurumsu yapıyı pembemsi ışıltılarıyla dolduruyordu. İradesi sonsuz ilahi hakikatlere teslim olmuş, benliğinde geçte olsa bu gerçekliğe ulaşmanın hazzını tadıyordu. Semazenlerin topluca yaptıkları bu ahenkli dönüşler, insan idrakinin pekala hayatta iken de bu ulaşılmaz dünyanın gerçekliklerinden birer pay alabileceğine delil olabilir miydi? Neden olmasın öz aynı özdü.
Ayşe Hanım’ın pembe bir nura dönüşen ruhu sonunda bu garip şeklin tam merkezine, helezonun bulunduğu noktaya ulaştı. Burası artık kendisini dördüncü boyuta taşıyacak olan geçidin başlangıç noktasıydı. Pembemsi dumanın önce küçük bir kısmı karıştı helezonun dönüşüne ve ardından tamamen emilerek çekildi içeri. Dönüşümler içinde ilk anda görülebilen pembelik daha sonra bir ip gibi uzayarak hızla kayboldu derinliklerde. Bu arada henüz bu boyuta yeni gelmiş ruhlardan herhangi birisi, üzerindeki mahmurluğu atmaya fırsat bulamadan bu tabloyu görmüş, ardından vücudunun on binlerce küreciğe dönüşen değişimine dehşetle tanık olmuştu.
Ayşe Hanım tıpkı ikinci boyuta geçtiği sırada yaşadıklarına benzer şeyler hissetmişti. Bir oldu bitti kısalığı içinde bir öncekinden farklı yeni bir boyuta sarkmış, kendini aniden bu yeni dünyanın gerçekliği ile yüz yüze buluvermişti. Üzerindeki şaşkınlığı atmıştı artık. Bu dünyanın kendine özgü bir işleyişi olduğunu önceki deneyimlerinden öğrenmişti. Sorgulanması gerekenin, sürecin nerelerde nasıl başlayıp nerelere doğru nasıl devam ettiği değil, bu engelleri tek, tek aşıp aşamayacağıydı. Şu ana dek kat ettiği tüm aşamalarda yüce yaratıcının lütfuna mazhar olmuş, onca işlediği kusurlara rağmen ummadığı bir mağfiretle karşılanmıştı. Ölmeden önce keşke aklı erebilseydi bu gibi konulara. Yüce Yaratıcının böylesine müşfik kullarına karşı böylesine bağışlayıcı, sevgi dolu olduğunu anlayabilseydi. Kendi katında olanı sevdiği kulları için sınırsızca ikram ettiğini bir bilebilseydi, ömür sermayesini aymazlıkla tüketir miydi hiç? Şuursuzca yaşadığı yıllara bu kez samimiyetle hayıflandı. Azap görecek olması artık gözünü korkutmuyordu. Yüceler yücesi biricik Yaratıcının varlığından gafil olarak yaşadığı yılların uzaklığı zaten farkında olmasa bile sınırsızca elem ve kederi yaşatmıştı kendisine. Bu nedenle yüce Yaratıcının ruhuna ve bedenine vereceği azap, bir anlamda onun önünde secdeye kapanmış olan şu durumuna uygun düşecek, geç gelen teslimiyetin acılarını bir nebze olsun teskin edecekti…
( Devam edecek.)
AYDIN AKDENİZ
Ayşe Hanım’ın ölümü I
Alt kat merdivenlerden yukarı kata tırmanmakta olan adam sanki sessiz olmaya pek özen göstermiyordu. Pervasızca atılan adımlar, ahşap basamaklarda gıcırdıyor, soğuk kış gecesinde pencereye savrulan tipi ve rüzgâr uğultusuna karışarak dededen kalma bu eski konağın loş duvarlarında yankılanıyordu. Ayşe Hanım, kendisine git gide yaklaşan seslerden dehşete kapılmıştı. Küf kokan rutubetli yorganın altında iyice büzülmüş, az sonra ensesinde duyacağı o sese nasıl bir tepki vereceğini düşünüyordu. Yılların yorgunluğunu taşıyan zavallı kalbi, yaşına inat olanca hızıyla çarpıyor, yüreğinin gümbürtüsü bilincini bulandırıyordu. Rahat bir nefes alabilmek için başını dışarı çıkardı. Hala kapalı olan gözlerini yavaşça aralayarak odaya bir göz attı. Şöminedeki ateş artık sönmeye yüz tutmuş fakat küçük şuleler halinde titreşen bir kaç küçük alev, bakırımsı izlerin belirip kaybolmasına neden oluyordu.
Raflarında üç beş kitap, bir kaç küçük biblonun bulunduğu etajer, odanın karanlık köşesinde her zamanki yerinde duruyordu. Şuuru açılan Ayşe Hanım boncuk, boncuk terleyen alnını bir zamanlar itina ile kenarlarına oya yaptığı mendiliyle sildi. Yatağında hafifçe doğruldu. Her zamanki kâbuslarından birini görmek üzereyken uyanmıştı. Çoğu kez histeri krizi gibi nöbetler halinde nükseden bu marazi durum, ruh halini iyice yıpratmıştı. Derinden bir ah! Çekti. Zinde dipdiri olan şu vücut, o ihtişamlı günlerinde ne kadar gurur vericiydi. Hâlbuki şimdi maziye ait hatıratın ağırlığı altında çöken maneviyatı gibi bir enkaza dönüşmüştü. Uzanarak şalı sırtına aldı. Pencere önündeki koltuğuna doğru ilerledi. Oturduğu yerden dışarısını görebiliyordu artık. Feri gitmiş gözlerini sabit bir noktaya kilitlemişti. Yine de zifiri karanlıktan cama düşen kar tanelerini seçebiliyordu. Ağırlaşan göz kapakları sonunda iradesini teslim aldı. Bütün bir canlılığın sükûnet bulduğu uyku, karşı konulmaz cazibesiyle benliğinin en mahrem köşesine kadar sinmişti.
Kesif gri duman kümeleri uçuşarak savruldu. Ardından koyu peleriniyle az önce basamakları tırmanmakta olan adam belirdi. Ayşe Hanım’ın bulunduğu küçücük odanın kapısından süzülerek içeri gidi. Şöminenin titrek ışığında duvara vuran gölgesi, bazen büyüyor bazen küçülerek garip şekiller oluşturuyordu. Kendisine bu ucubeyi yaklaştıran her adımında, sanki aralarında gizli bir bağ varmışçasına Ayşe Hanım derin uykusundan sıyrılıyor, kalbi delicesine atıyordu. Sonunda korkulan oldu. Gözlerini açtığında vücudu dehşetle sarsıldı. Korku bürüyen bakışları dondu. Az önce sızıp kaldığı maun koltuk geriye doğru yıkılmış, Ayşe Hanım’ın cansız bedeni zemin üzerine savrulmuştu. Tahmin edileceği gibi yaşlı kadının gördüğü kâbus kalp krizi geçirerek ölümüne neden olmuştu.
Ben diye tanımlıyordu onu. Altılı yedili yaşlarda şakımasıyla çevresine neşe veren bülbül gibi cıvıl cıvıldı o ben. Yetmişinde artık canlılığını yitirse de yine de derinlerde bir yerde vardı o çocuksuluk. Yılların bir çığ gibi katlanarak akması ya da çoktandır kırlaşmış olan saçlar yıpratamamıştı o beni. Özenle besleyip büyütmüş, tapılası kutsal bir varlığa dönüştürmüştü. İşte bu ben zamanın acımasız çarkına dayanamayıp çöken Babil Kuleleri gibi hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide çok dar bir cendereden geçmişti. Benliği vücudundan sökülerek alınmış, zamanın anlamını yitirdiği ötelere doğru fırlatılarak atılmıştı. Yaşadığı bu sancılı süreçten sonra o ben artık maddi unsurlarından tamamen arınmış, üzerindeki sürücüyü atan vahşi bir atın özgürlüğe doludizgin koşması gibi hızla yeryüzünden yükselmeye başlamıştı. Her bir aşamada o ben artık ben olmaktan uzaklaşıyor, bütünü oluşturan bağlar çözülüyordu. Gevşeyen yapı, yükselişin tesiriyle geriye doğru sarkıyor, küçüle küçüle sonunda kuyruksu bir iz bırakıyordu. Bilinç, işte tüm bu dağılmaya yüz tutmuş yapı içinde çözülerek yeniden şekillenmeye başlamıştı. Bir biçimde var olduğunu biliyordu ama durumuna doğrusu açıklamada getiremiyordu. Üstelik her nasılsa artık dört bir yönü de algılayabiliyordu. Şu uçsuz bucaksız evren sır olmaktan çıkmış en ücra köşelerine kadar nüfuz edilebilen tanıdık bir mekân olmuştu.
Hani bir zamanlar çocukça oyunlar oynar, bahçelerindeki küçük havuzda kırmızı balıkları yakalamaya çalışırdı. Gece karanlığında da suya akseden dolunayı defalarca avuçlar bir türlü yakalayamazdı. Yine aynı duyguyla rengârenk, ışıl ışıl parıldayan topaçları avuçlamak istiyor ama sanki müşfik bir el tarafından durdurulmaktan korkuyordu. Aslında bu yüceler yücesi iradeye sınırsız bir saygı duyması gerektiğini hissediyordu. Gecikmişte olsa gördükleri karşısında bu hisse kapılmıştı. Utanıyordu kendisinden. Benliğinin granit gibi sert yontulmaz yüzü, yumuşaklık ve uysallıkla örülmüş bu gök kubbeye ne kadar da aykırı düşüyordu.
Ayşe Hanım’ın ruhu evrenin sınırsız gibi görünen derinliği içinde yolculuğuna devam ederken kimselerle paylaşamayacağı daha bir nice harikulade izlenimler ediniyordu. Hâlbuki ölümün bir son olduğuna inanmıştı. Acı, tatlı, yaşama dair her şeyin ölümle birlikte sona ereceğini düşünmüştü ama şimdi önünde bir sonsuzluk uzanıyor ve kendisi de bu yolun yolcusuydu.
Geçte olsa bu tuhaf durumuna uygun bir tanım bulmuştu Ayşe Hanım; ölmüştü. Doğumu nasıl kendi iradesinin dışında gerçekleşmişse ölümü de bir oldubittiye gelmiş, hazırlıksız yakalamıştı kendisini. İşin doğrusu o, sonunu bir başka türlü kurgulamıştı hep. Kızları, oğulları ve torunlarının çevreledikleri sevgi fanusunun ortasında, yatmakta olduğu yatağında, kelimelerin tükendiği o çok özel anda, son bir gayretle bakışlarını sevdikleri üzerinde gezdirdikten sonra ruhunu teslim edeceğini ve varlık sebebi olduğu bu insanların hıçkırıklar içinde cansız bedenine abanarak ağlayacaklarını hayal etmişti.( Devam edecek…)
Aydın AKDENİZ









