Archive for the ‘Historic’ Category
İstanbul sokaklarında…
Günümüze gelinceye dek nice uygarlıkların cazibesine metfun olduğu, uğruna evlatlarını dahi çekinmeden feda edebildiği bir istisnai güzelliktir Asitane.
Şairin, bir sengine acem mülkü fedadır, dediği bir yeryüzü cennetidir o. Sihrine kapılan zarif dimağları, sınırsız ilham kaynaklarıyla besleyip sanattan mimariye, edebiyattan musikiye insanlığın görebileceği en güzide eserleri bahşeder.
Asya ile Avrupa’nın geçmişten bugüne uzanan bütün gizemli sırları onun boğaza nazır koynunda mahremiyetini korumaktadır. İnci bir gerdanlık gibi masmavi sulara serpiştirilen adalar, bir yandan sevda dolu yüreklere sığınılacak birer mekan olurken öte yandan fedakarca, Kara Deniz’in kendisi gibi gözü kara ve tehditkar akıntılarına karşı şehrin huzurunu korumak istercesine kendini siper etmektedir.
Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı, Eyyüp Sultan’ı, Dolmabahçe Sarayı ve daha bir niceleri… Adeta yüreğimizden damıtarak ortaya koyduğumuz ve gururla işte atalarımızdan bize miras kalanlar, dediklerimiz…
Seher vaktinde, zamanı ve mekanı aşarak önce semaya yükselen ve oradan da bir yolunu bularak inanan yüreklerimize nakşolan sabâ makamında okunan ezanlar. Yaşlı dünyamızın bir o kadar yaşlı iki kıtasında konuşulan bütün diller, bugün de mazisine ait bir nice aşina değerler bulur bu şehirde. İşte geçmişiyle Ayasofya ve hemen karşısın da Galata Kulesi. Bu ne engin bir duruştur ki her bir köşe başında, beşeriyete ait rengâ renk tüm değerler, hoşgörünün ve zekanın sınırsız derinliklerinde mükemmel bir ahenge dönüşür.
Ah! İstanbul. Kaldırımlarında yürürken senin, benim gibi senin sihrine kapılan bir nice belagat ustalarının zaman ötesinden bugünlere uzanan dizelerini duyarım.
Ötüşen martılar, ayaklarımın dibinde yemlenen güvercinlerin kanat sesleri, tokgözlü Kapalı Çarşı esnafının kendi arasındaki sohbeti ve her şeyden çok yalı rıhtımlarında teskin olan hırçın boğazın dalgaları, bir girdap olarak çekip almakta insanı bugünden geçmişe.
Yerlisinin konuştuğu aksan, dildeki vurgu, diyalogdaki zarafet, güngörmüş zeki atalardan bugünlere kalan genetik miras. Musikî gibi ulvî bir yetenek, sıradan bir vakıadır konuşulan dilde.
Ah! İstanbul, şu diller kifayet eder mi sanırsın anlatmaya güzelliğini. Bir işvedir sendeki, görülmez peri padişahının kızında. Duyulan sonsuz bir özlemdir sana, akıp giden zamanın yanılgısında. Seni biraz olsun mümkün müdür anlamak, gördükten sonra bağrında dolaşan gözü yaşlı avâreleri.
Aydın AKDENİZ
Karamazov Kardeşler Üzerine
Dostoyevski ile Tolstoy’u mukayese etmek beni elbette çok aşacak bir konu; fakat ‘Suç ve Ceza’yı bir ‘Savaş ve Barış’ ile karşılaştırdığımda Dostoyevski’de sıradan halka ait meselelerin daha sade bir anlatımla ele alınıp buna aynı sadelikle cevaplar arandığını görebiliyorum. Tolstoy’da ise karakterlerin şahsında uygarlıkların ve sosyal tabakalaşmanın birbiriyle hesaplaşması ön planda hissediliyor.
Dostoyevski’nin karakterleri çoğunlukla kendi aldıkları kararların sonuçlarıyla yüz yüze gelirken Tolstoy’da karakterler, ait oldukları sosyal tabakanın siyasi rekabetteki konumlarına uygun sonuçlarla karşılaşıyorlar. Kahramanların kişisel özellikleri, vicdan muhasebeleri, hep bütün içinde bir detay olarak kalıyor.
Doğrusunu ararsanız ben şahsen insana ait değerlerin anlaşılmasında her iki yazarın yaklaşımının da doğru olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele konuya nereden bakıldığıyla alakalı.
Birey olarak tüm kazanımların tek tek sorgulanması gerektiğinde konuyu Dostoyevski’nin ele aldığı şekilde almak gerekir. Bireye ait eylemlerde kişinin eğitimi, hayat görüşü, sorumluluk duygusu, toplumun beklentileri, siyasi tercihlerinin yanı sıra psikolojisi ve ailesinden tevarüs ettiği genetik mirası hep etkilidir. Bireyin eylemleri ahlaki ve hukuki açıdan değerlendirildiğinde bu kriterler göz önünde bulundurulmalıdır. Ama bireyi içinde yaşadığı topluma dönük yönüyle ele aldığınızda ve onu tarih önünde değerlendirdiğiniz de çıkış noktanız Tolstoy’un açılımı olacaktır. Her iki yazardan hangisinin daha entelektüel olduğunu sorgulamak gerekirse sanırım Tolstoy ön plana çıkacaktır.
Roman ve hikâye geleneğimizin köklü bir geçmişe sahip olmayışı edebiyatımızın bu türünün fazla gelişememiş olmasının da bir nedeni. Aslında Harun Reşit zamanında hikâyeciliğin, hikâye anlatımlarının çok yaygın olduğunu görüyoruz. Başta Arap yarım adası olmak üzere tüm Asya, Avrupa ve Anadolu kıtalarına ait hikâye anlatımları tek tek değerlendirilmiş, içlerinden yararlı olanlar seçilerek “Kelile ve Dimne”, “ Binbir Gece Masalları” türünde eserler verilmişti. Endülüs İspanyasında da İbn-i Tufeyl , “ Hayy Bin Yakaza” isimli eseriyle Daniel Defo’ya esin kaynağı olmuştu. Sözlü anlatım geleneğimiz de Dedem Korkut, Keloğlan, Tepegöz masal ve hikâyeleri roman türü edebiyatımızın gelişimine bir basamak olmalıydı. Her toplum gibi bizim de tarihimiz de savaş ve afetler yaşandı. Moral ve ümide ihtiyaç duyulan dönemlerde acaba niçin romancılığımız gelişemedi? Bu konuyu daha sonra tekrar ele almak üzere esas konuma döneyim;
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” isimli romanını yıllar önce büyük bir keyifle okumuştum. Alyoşa, Dimitri ve İvan kardeşler temel karakterlerdi. Bunların bir de gayri meşru bir kardeşleri vardı. Alyoşa sevgi, merhamet ve insani değerlere sahip bir rahip karakterinde idi. Fakat babadan aldığı genetik özellikler ve terbiye nedeniyle konumuna rağmen zaaflarına prim verebiliyordu. Dimitri, babasının tüm özelliklerini taşıyan fakat ondan farklı olarak tamamen safahata yönelen bir eğlence düşkünü olarak tasvir edilmişti.
İvan ise içlerinde ilmi mantaliteye sahip, duygusallıktan uzak zeki bir karakter olarak ele alınmıştı. Bunalımlı bir mizaca sahipti. Tatminsizliğin verdiği ızdırapla daima yüzü asık ve ilişkileri zorlayıcı idealist bir karakter. Mantığının ön gördüğü sağduyuya ait değerleri görünüşte kabullense bile iç dünyasında bunları ahmakça bulduğu için sahiplenmiyor. Bir insan olarak vicdanından yükselen sese hedef ve amaçları kendisince de pek açıklanamamış gerekçelerle karşı çıkışı onun bunalımlarını besliyor. İkircikli bir mizaç arasında gidiş gelişleri var. Adımlarının doğruluğundan emin olmayan bir şaşkınlık içinde.
Onun bu psikolojisi, 19.yüzyılın pozitivist felsefesini savunan düşünürleri çağrıştırıyor. Sanki rasyonalizmin güçlü ve zayıflar arasındaki dengeleri bozan seçiciliğinin insanı yalnızlaştırarak hayattan soyutlayacağını basiretiyle ön gören bir insanın tereddüdüne rastlıyoruz İvan’da. Fakat tercihini yine de rasyonalizmden yana yapıyor. Babasının kardeşi tarafından öldürüleceğini bilmesine rağmen suçun işlenişine göz yumduğu gibi aynı zamanda dolaylı bir destekte vermişti. “Bir sürüngen bir diğerini yutmaya hazırlanıyor” diyerek kayıtsızlığını koyuyordu ortaya.
Cinayeti gayri meşru kardeş işlemişti. Bu kardeş, babanın toplumun tepkisinden çekindiği için birazda muziplik olsun diye eve hizmetçi olarak alınmıştı. Baba bu çocuktan şefkatini sırf ondan kendisine yönelebilecek tehditlerden korunmak amacıyla esirgemiyordu. Çocuk, yaşadığı zorluklar ve gayri meşru bir maziye sahip olmanın öfkesini biraz da sara hastalığının etkisi ve kendisinin kullanılmaya müsait kişiliğinin telkin altında bırakılması sonucunda cinayet işleyerek gösteriyor.
Dimitri, eğlence âlemine olan tutkusu ve babasının kendisine yönelik eleştirileri nedeniyle kayıtsız kalmış ve desteklemişti olanları. Alyoşa ise konudan haberdar olmakla birlikte gidişatı önlemeye yönelik ciddi anlamda bir girişimde bulunmamıştı. Bu tavrında bir yandan babasına duyduğu tiksinti etkili olurken, öte yandan genetik mirasında bulunan özellikler daha önemsiz konularla öncelikli olarak ilgilenmesine neden olmuştu. Dostoyevski, sanırım Alyoşa karakteriyle kilisenin gözle görülür problemlere çözüm üretemeyerek çaresiz yetersiz kaldığını anlatmak istiyor.
Kendini ve çevresini sorgulayan, yeteneklerini geliştirmek isteyen bireylerin daha verimli, daha çeşitli ve daha gayretli okuyarak hayata dair her alanda fikir üretebilmeleri gerekir.
Aydın AKDENİZ
Marco Polo’nun Tangutlar’da cenaze merasimi izlenimleri
Ölünün hısımları müneccimleri eve çağırırlar ve dünyadan göçen adamın hangi yılın hangi gününde, hangi saatinde doğduğunu kendisine söyledikten sonra, uğurlu alametlere göre cenazenin ne zaman gömülmesi iyi olduğunu gösteren bir zayiçe (Horoskop) isterler.
Eğer uygun olan gezegen yıldız tam o sırada yükselme halinde değilse, dinlerine göre cenazeyi o zaman gömmek iyi değildir. Ölüyü ‘icabederse bir hafta’ evde bırakırlar, hatta bazan ölüyü gömmeye ancak altı ay sonra sıra geldiği de olur. Çürümeye başlayan cesetten evin içine dayanılmaz bir koku yayılmasın diye enli tahtadan yapılmış tabuta koyarlar. Tabiatıyla tabutun ek yerleri sıkıca yapılmış olup, içine de kokulu çam sakızı, kafur, başka baharlar saçarlar. Ek yerleri ziftle baldan yapılmış bir macunla doldurulur ve kalınca sıvanır. Böylece hazırlanan, dikkatlice kapanmış tabut sonra boyanır ve ipek örtüye sarılır. Ölü gömülünceye kadar tabutun bulunduğu odada, yemeklerden çıkan buğu ile ölünün orada uçan ruhu da doysun diye, yemek saatlerinde zengin bir sofra hazırlanır. Ancak müneccimlerin ölüyü gömme gün ve saatinin uğurlusunu arayıp bulmaları da kafi değildir.
Tabutun evine yanından çıkarılması gerektiği işinde de onların reylerini almak lazımdır. Çünkü evin asıl kapısını uğursuz saydıkları çok olur, o zaman eğer yapının başka tarafında çıkacak bir yer varsa ne ala, fakat yoksa, ölünün ruhunu kızdırmamak, yahut onu incitmemek için duvarlardan birini açmaktan başka bir çare kalmaz. Ölüleri toprağa gömmeyip yakarlar. Şehirden dışarıya tabutla götürürler. Cenaze alayının geçtiği yerlerde, yol kenarlarına, önceden hazırlanmış ve ipeklerle süslenmiş barakalar, tahta kulübeler dizilmiştir. Bunların her birinin önünde bir müddet durarak cenazeyi sokup önüne yiyecek, içecek koyarlar. İtikatlarına göre bu suretle ölünün ruhu lüzumu kadar kuvvet bulur, tazeleşir ve gömme töreninin son safhasına gelince, son muameleye, yakılma işine kolaylıkla katlanır.
Ölü yakma törenine akrabası, belirli bir ağaç kabuğundan yapılmış ve üzerlerine, kadın erkek, deve, et, para, elbise resimleri yapılmış bir yığın kağıt parçaları götürürler. Kağıda yapılmış resimlerdeki şahıslar ve eşya ahirette ölenin işine yarar itikadiyle ölü ile beraber onları da yakarlar.
Aydın AKDENİZ
Balıkesir ilinin beylik öncesi tarihi süreci hakkında
Balıkesir ilimizin şimdi kapsadığı bölgenin milat öncesi dönem de ismi Mysia ( Mizya) olarak anılırdı. Mysia’lılar Anadolu’ya dışarıdan gelen kavimlerden olup bölge üzerinde hâkimiyet kurarak bölgeye kendi adlarını vermekle beraber devlet kuramamış, başka devletlerin boyunduruğunda yaşamış bir kavimdir.
Milattan önce 334 yılında Mysia’nın Büyük İskender’in hâkimiyetine geçtiği ölümünden sonrada önce Bergama krallığı tarafından ele geçirildiği daha sonra ise Milattan önce 133 tarihinde Roma İmparatorluğuna dâhil olduğu görülmektedir.
İstanbul’un İslam ordularınca iki kez kuşatılması sırasında Milattan sonra 7.yüzyıl sonlarına doğru Mysia bölgesi Müslümanlarca tanınmaya başlamıştır.
Balıkesir ilinin yerleşim yeri olarak ne kadar eskiye dayandığı kesin olarak bilinmemekle beraber pek çok höyük, iskânı olan mağara ve düz yerleşim alanlarındaki bulgulara dayanarak bu milat öncesi 8000 ila 3000 li yıllar olarak tahmin edilmektedir.
Yortan Mezarlığındaki bulgular bize burada bir mezar kültünün bulunduğunu ve Hitit metinlerinde Assuva olarak adlandırılan bölgenin antik dönemde Mysia olarak bilindiği ve Milattan önce 3000- 1200 yılları arasında burada farklı diller konuşan Pelasg ve Leleg kolonilerinin yerleştiğini göstermektedir.
Milattan önce 1800–1250 yıllarında Homeros’un Odeseues isimli eserinde anlattığı Truva Savaşları bu bölgede yaşayan insanları derinden etkilemiş ve aynı dönemde bölgeye Argonotlar Arteka ( Erdek) ile Kyzikos’lar gelerek yerleşmişlerdir.
Milattan önce 1200 de başlayan ve Mısır’a kadar uzanan Deniz Kavimleri Göçü milattan önce 1190 yılında ancak önlenebilmiş ve geri dönen kavimler Anadolu ile Suriye’de uygun alanlara yerleşmişlerdir.
Milattan önce 680 yılında Kyzikos’a gelen Miletos göçmen grubu burada koloniler kurarak altın çağlarını başlattılar. Milattan önce 600 de ise Mysia bölgesi Pers İmparatorluğu etkisine girerek Ergili köyünü ( Deskileion ) Satraplık merkezi yaptılar.
Milattan önce 546–547 yıllarında ise Persler Adramytion’luları Atinaya verdikleri destekten dolayı cezalandırdılar. Persler’le Yunanlılar arasında milattan önce 480 yılında yapılan Maraton Savaşı sırasında Pers İmparatoru Kserkses Mysia bölgesinden geçer. Mysia kıyılarındaki şehir devletleri milattan önce 478–477 yıllarında Aktika- Dellos deniz birliğine katılırlar. Milattan önce 410 yılında Kyzikos’u kuşatan Persler’e karşı yardıma gelen Atina’lı Alkibiades Bandırma körfezi’nde Perslerle yaptığı deniz savaşını kazanır.
Milattan önce 334 yılında Makedonyalı Büyük İskender Pers Kralı 3. Dareios’un ordusunu yenerek bölgedeki Pers egemenliğine son verdi. Büyük İskender’den sonra bölge bir süreliğine Seleykos’ların hâkimiyetine geçti. Milattan önce238–263 yıllarında Bergama hükümdarı Fletairos bölgeyi kontrolü altına aldı. Milattan önce 133 yılında ise Bergama kralı Attalos 3. Filometor’un vasiyeti üzerine bölge yönetimi Roma’lıların eline geçti.
Milattan önce 88 yılında Adramytion hükümdarı Diador, Pont kralı Mitridates’in tarafını tutarak Latin halklarını katletti. Roma’nın ikiye ayrılması üzerine bölge Doğo Roma’nın yönetimine geçti. Balıkesir, Bizans’ın eyalet sistemindeki Obsikion Theması teşkilatı içinde kaldı. Körfez bölgesi ise bu Thema içinde Noecastron Themasına bağlıydı. Milattan sonra 670 yılında Kyzikos Araplar tarafından geçici bir süre için ele geçirildi. 718 yılında ise Bergama ve Edremit bölgesi Araplarca kontrol altına alındı.
Yukarıdaki metin hazırlanırken kısaltma ve sadeleştirmeler yapılarak yararlanılan kaynak; a- T.C. Balıkesir Valiliği Kültür Yayınları No.2–1998
B- http://www.balıkesirticaret.net/
Metni hazırlayan; Aydın AKDENİZ.
Balıkesir’in Beylikler dönemi tarihi
13. yüzyılda Balıkesir Bölgesi artık Türklerin hâkimiyetine geçti. Doğudan gelen Türkmen aşiretleri bölgeye yerleştiler. Bu aşiretlerden bazıları şunlardır; — Akçakoyunlu — Burhanlı — Caferli Çepni — Hardal — Karakeçili — Kılaz — Kubaş — Ahmetli — Karakoca — Köselerli — Sepetçi — Söğütlü — Şehitli — Tekeli — Yağcıbedir ( Yaycıbedir) — Turhallı. Karesi Beyliği, Karesi Bey ( Kara İsa Bey) tarafından Mysia’da 13. yüzyıl sonlarında kurulmuştur. 14. Yüzyıl ortalarında vefat eden Karesi Bey’in türbesi Fakıh Mustafa Mahallesi’nde bulunmaktadır. O’nun Ölümü ile beylik ikiye ayrılmış, birinin merkezi Balıkesir olurken diğerinin ise Bergama olmuştur. Oğullarından Demirhan Bey Balıkesir’de diğer oğlu Yahşi Bey Bergama’da hakimiyet kurmuşlar ve sonuncu olan Dursun Bey ise Orhan Gazi’ye sığınmıştır. İyi bir devlet adamı olmayan Demirhan Bey halkını memnun edemez. Bunun üzerine halk Karesi Beyliğinin tanınmış isimlerinden olan Hacı İlbey ile anlaşarak Orhan Gazi yanındaki Dursun Bey’den yardım isterler. Dursun Bey, Orhan Gazi’nin desteğini alarak önce Rumların elinde bulunan Mihalıç, Kirmastı ( Mustafa kemal paşa) kalelerini ele geçirirler ve Sonra Balıkesir üzerine yürürler. Demirhan Bey bunun üzerine Bergama’ya kaçar. Dursun Bey ise halkın isteği üzerine Orhan Gazi’nin iradesiyle ‘ Bey ’ ilan edilir. Demirhan Bey Bergama üzerine yürümekte olan Osmanlı ordusundan haberdar olunca Bergama Kalesi’ne kapanmıştır. Kan dökülmesini istemeyen Orhan Gazi, Dursun Bey’i kardeşine elçi olarak gönderir. Demirhan Bey kendisine yaklaşan Dursun Bey’i attığı okla öldürür. Olay yöre halkını ve Orhan Gazi’yi çok üzer. Orhan Gazi, Karesi Beyliğini hâkimiyeti altına alır. Teslim olan Demirhan Bey’i bağışlar ve Bursa’ya sürgüne gönderir. Demirhan Bey yaklaşık iki yıl sonra burada hastalanarak vebadan hayatını kaybeder. 1341 yılına gelindiğinde ise Karesi Beyliği, Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti olarak Anadolu Beylerbeyliği’ne bağlanır. Kanuni döneminde 8 zeamet 381 tımarı bulunduğunu görüyoruz. Kaynaklara bakıldığı zaman Balıkesir’in gelirinin oldukça iyi olduğunu görüyoruz. Hicri 1180 ( 1766) yılı mahkeme kayıtlarına göre Balıkesir’in ihtisabı beher ay 3000 akçe olmak üzere yıllığının 43000 akçe olduğunu görüyoruz. Merkezi otoritenin 17. yüzyılda zayıflamasıyla devletin her yerinde görülen Ayanların güçlenmesi olgusu Balıkesir’de de gözlendi. 19. yüzyılda ise iskâna direnen göçebe Yörüklerin isyanı ve Ayvalık Rumlarının ayaklanması dışında bu bölgede başka kayda değer önemli bir olay olmamıştır. 1923 yılında Karesi Sancağı Vilayet olur.1926 da karesi kelimesi kaldırılarak, İlin adı Balıkesir olarak değiştirildi. Yararlanılan kaynak; T.C. Balıkesir Valiliği Kültür Yayınları No.2–1998 arasında yer alan “ Türk Milli Mücadelesi’nin Balıkesir Cephesi- Doç. Dr. Mediha Akarslan Metni kısaltarak ve sadeleştirerek hazırlayan; Aydın Akdeniz.
Eski Mısır’da Mumyalama Tekniği
Eski Mısır kültürü, bütün yönleriyle hep ilgilendiğimiz konulardan biridir. Şüphesiz bu ilginin temelinde, Hz. Musa’nın Mısır’da ortaya çıkışı ve Firavun ile arasında geçenlerin anlatıldığı Kur’ân- ı Kerîm ayetlerini okumakla uyanan merak duygusunun önemli bir etkisi bulunmaktadır. Eski Mısır’ın gizemi elbette ki sadece piramitler ve hiyeroglifle sınırlı değil buna bir de mumyalama tekniğini dâhil etmek gerekir. Konuyu, Türk Tarih Kurumu Basımevi’nce ( Ankara- 1987 ) yayımlanan Ord. Prof. Yusuf Ziya Özer’in “ Mısır Tarihi ” isimli kitabından sadeleştirme ve kısaltmalar yaparak aktarmaya çalışacağım;
“Ceset, karın kısmından iç organları alınarak boşaltılır. Alınan bu iç organlar ayrıca bir vazoda korunurlar. İçi boşaltılan ceset yetmiş gün boyunca natron banyosu içinde bırakılarak yağlarının erimesi, adalenin asepti edilmesi, derinin kuruması sağlanmış olur. Ceset banyodan çıkarıldığında neft ve çam yağı ile kaplanır. Tuz ve baharatlarla doldurulur. Cesedin üzeri, sihirli olduğuna inanılan kutsal metinlerin yer aldığı papirüs ve sargı bezleri ile sarılarak hava ile temas etmesi engellenir. Cesedin korunması alınan önlem ve sihirle sağlanmış olur. Bu artık ölümsüz bir cisimdir ki bu cisme “ Zet ” adını verirler. Ölüyü tekrar canlandırmak için mümkün olduğunca onun bire bir kopyası olabilecek bir statünün yapılmış olması da gereklidir. Mumya, cesedin sadece bozulmasını engellemekte fakat ona hayat veren hayat oluşumunu ( ruh anlatılmak isteniyor olmalı) korumaya yeterli gelmemektedir. Hayat oluşumunu işte bu statüler korumaktadır. Bunun için İsis’in oğlu Hor’un Oziris’e yaptığı canlandırma merasimi yapılır ölüye. Fakat inanca göre cisim ve statü canlanma için yeterli olmamaktadır. Oziris’in canlandırılması merasiminde yapılan sihir kullanılmalıdır ölüye.”
Metin, Firavunların tanrılaşmalarının anlatıldığı bölümlerle uzayıp gitmekte. Onun için bu konuyu başka bir zaman bırakarak yazımı bugün için bitiriyorum.
Aydın AKDENİZ
Hiyeroglifler nasıl çözüldü? (1)
Eski Mısır, hâkimiyetini yitirip tarih sahnesinden çekildikten sonra yazı ve konuşma dili de zaman içinde unutuldu. Hıristiyanlığın ortaya çıkışı, eski mısır mabetlerinin kapatılması ve din adamlarının dağıtılması bu dilin kullanılmasını engelleyen nedenler olarak gösterilir. Kıbtî rahipler, bu dilin bir lehçesini bir süre daha kullanmışlarsa da Bizans kültürü altına girdikleri için Yunan harflerini kullanmaları nedeniyle kendi milli yazılarını unutmuşlardı. Yunan alfabesine kendi dillerinden yedi harf ilave etmişlerdi.
Hieroglifler için Herodot ile Diyodore mukaddes harfler anlamında “ Hierogliphes” tabirini kullanmışlardır. Aynı kişiler, iki çeşit yazıdan bahsederler biri rahiplerin kullandığı ve başkalarınca bilinmeyen mukaddes yazılar diğeri ise herkes tarafından kullanılan yazı biçimi.
Resmedilen yazı acaba nasıl okunmalıydı? Hieroglif ve demotik şekilleri olan mısır yazısı bir midir? Yoksa karışık mıdır? Mecazi hieroglif işaretlerinde rumuzların yanı sıra ses işareti olabilecek harfler var mıdır? Varsa bunlar birbirinden nasıl ayırt edilecektir? İşaretlere anlam verildikten sonra konuşulan dillerin hangi sesleri bunlara karşılık gelecektir? Bu sorulara miladın ilk yıllarından itibaren cevaplar arandığını görüyoruz. Fakat Eski Mısır dilini çözmeye yönelik çalışmalarda Jesuite papazı Kircher önemli bir tez koyar ortaya. 1664 tarihinde yayımlamış olduğu “Lingua Aegyptiaca Restituta” isimli eserinde, Eski Roma ve Yunan dönemindeki dilin Kıpti lehçelerde yaşamaya devam etmiş olabileceği fikrini ortaya atar. Onun bu fikri ileride Mısır dilinin çözülmesini sağladı. Fakat Kircher’in, çalışmalarında ilmi metotlardan uzaklaşarak hayal gücüne dayanan açıklamalara yönelmesi bu konunun bir asır ertelenmesine neden olmuştur. 18. yüzyılda Danimarkalı Zoega bu yazıyı gramer açıdan ele aldı. Gizemli bir dil olduğu fikrini reddederek işaretlerin fonotik kıymetleri bulunduğunu ve bu dille dini olan ve olmayan her konuda bir şeyler yazılabileceğini söyledi. Zoega Kircher’in tezini destekledi. Bu arada Çin hiyerogliflerinin sırrı Remusat tarafından çözülmüştü. Oradaki metot bu dil içinde kullanılmalıydı. Yapılacak ilk iş; İki dilde yazılmış olan metinler bulmak ve bilinen metinden hareket ederek bilinmeyeni çözmek. İkincisi ise Eski dilin yaşayan bireylerinin, gerek yazı ve gerekse konuşma dillerinden karşılığı olabilecek lehçelerini bulmak ve bunun gramerini ortaya çıkarmak.
İkinci şart Kircher’in Kıpti dili hakkındaki teziyle gerçekleşmiş oldu. Birinci şart ise Napolyon Bonapart’ın 1798 Mısır yolculuğu sırasında İskenderiye’nin 7 km. kuzey doğusunda bir kalenin temelleri arasından çıkarılan Rosette taşı denilen bir toprak levhanın bulunmasıyla gerçekleşti. Bu levha, Yunanca ve Mısır dilleri kullanılarak yazılmıştı.
Not; Konuyu hazırlarken yararlandığım kaynak “ Mısır Tarihi- Ord. Prof. Yusuf Ziya Özer” ( Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları)
Aydın AKDENİZ
Hiyeroglifler nasıl çözüldü? (2)
Danimarkalı Zoega’dan sonra Arapça uzmanı Silvester de Sace ( 1802 ) ve İngiliz Doktor Thomas Young ( 1814 ) gibi isimlerde Eski Mısır yazıları üzerinde çalışmalar yaptı fakat bu çalışmalardan da istenen sonuç alınamadı. Yazıları çözümlemeyi başaran isim; Jan Fransuva Şampolyon’dur. Şampolyon Kıptî dilini çok iyi derecede bilmekteydi. Ayrıca eski mısır tarihi hakkında kendi dönemindeki bilgilere de hâkimdi. Bankes tarafından Londra’ya gönderilen obeliskin üzerindeki çerçeveli yazılar kopya edilerek 1822’de Inscriptionslar akademisine gönderilmiş ve bunlar Letronne tarafından Şampolyon’a verilmişti. Şampolyon, Rosette taşı üzerindeki Ptolémée isminden hareketle Cleopatra ismine ulaşır. İsim çevresindeki işaretlerin ünlü harfler, fonetik olduklarına inanır. Bununla bilinen ve okunmuş harflerin sayısını çoğaltıyor ve bütün harflerin tam bir açıklamasını yapmış oluyordu. Elde ettiği alfabesini zamanın bilinen tüm unvan, isim ve lakaplarına uyguladığında hiyeroglif yazı ile yazılmış olan şekiller hep okundular.
Şampolyon’dan öncekilerin hatası Mısır yazısını bazen tamamen rumuzlu, bazen de tamamen fonetik olarak düşünmeleri olmuştur. Gerçekte ise bu karışık bir sistem olup hem rumuzlu hem resim ile ifade edilen ve hem de fonetik özelliği olan bir yazıdır. Bu özelliği aynı levhada, aynı cümlede ve hatta aynı kelimede bile görmek mümkündür.
Şampolyon 14 Eylül 1822 gününün sabahında yapmıştır bu buluşu. Büyük kardeşine “ işimi yakaladım” diye haykırmış ve zihin yorgunluğundan, icadın boğucu heyecanından, elde edeceği muazzam sonuçların sevincinden bitap düşerek beş gün devam eden bir baygınlık içinde senkop geçirir. Yirmi bir eylülde zinde bir şekilde uyanır ve kardeşine 22 eylül tarihli mektubunu dikte ettirir. 27 eylül tarihinde mektubu akademide okundu. Şampolyon birkaç ay içinde “ Eski mısırlıların hieroglif sistemleri şerhi ” adındaki eserini yazar.
Not; Yukarıdaki yazı, ilk metinde belirtilen kaynaktan yararlanılarak hazırlanmıştır.
Napolyon’un Mısır seferiyle hızlanan çalışmalar, neticede istenen sonucu vermiş ve on beş asır boyunca insanlığın bilgisinden uzak kalan bir antik medeniyet gün ışığına çıkartılmıştır. Bilgiye ulaşmada askeri bir hareketin ve siyasi ihtirasların, gizemli hazinelere ulaşma arzusunun rol oynaması dikkat çekici bir ayrıntı olsa gerek.
Aydın AKDENİZ
Bohemyalı bir gezginin gözüyle 1553′lü yılların kapalı çarşısı
Hans DERNSCWAM, 1553 yılında 60 yaşına ulaşmış bir gezgin ve araştırmacı. Öğrenme hırsıyla on üç yaşında tanışmış. Mali ve sosyal konumu bir hayli iyi olan Bohemyalı ailenin idealist bir çocuğu olarak sürdürüyor bilimsel çalışmalarını. Macaristan onun ikinci vatanı konumunda. Bu nedenle Türklere karşı oldukça önyargılı. 1553 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Pécs Piskoposu Anton Vrancia ve Macaristan’ın en ünlü prenslerinden olan Başkomutan Franz Zay ile birlikte İstanbul’a Kral 1. Ferdinand’ın yıllık vergisini ödemek ve bir takım görüşmeler yapmak üzere elçi olarak Viyana’dan yola çıkan grup arasında Dernscwam’da bulunmaktadır. Viyana’dan başlayıp daha sonra Amasya’ya kadar uzanacak olan yolculukları boyunca Dernscwam il, il köy, köy gezerek edindiği izlenimleri kaleme almıştır. “İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü” adlı eseri ( Kültür Bakanlığı Yayınları/ 885, Dünya Edebiyatı Dizisi /5, Çeviren; Prof. Dr. Yaşar ÖNEN, 1992 ) daha sonraları o dönemin kültürel özelliklerinin anlaşılmasına olan katkıları nedeniyle önemli bir eser olarak kabul edilecektir. Kapalı çarşı ile ilgili izlenimleri kitaptan kısaltarak ve sadeleştirerek aktarıyorum;
“İki büyük çarşı var ki, bunlara Besenstain ( bedesten) deniliyor. Padişah bunları taştan yaptırmış ve çatısını kemerle ördürmüş. Burada her türlü mücevher ve ipek mamulleri satılır. Altın işlemeli ipekler ve diğer kumaşlar birbirleriyle birleştirilip duvarlara asılır. Bahsi geçen bu çarşıların üstleri kubbeli iç kısımlarında dört duvar vardır. Ortalarında da sütunlar ve bölme duvarları bulunmaktadır. Kare şeklinde üst üste iki tabakalı kalın sütun başlıkları var. Camilerde olduğu gibi kubbe bu sütunlara dayanıyor. Pencereler yüksekte. Çarşı içinde ki bütün yolların kenarlarında yüksek ve güzel tahta sekiler var. Bunlar yerden 1, 1/2 arşın yükseklikte ve öne yola doğru iki arşın genişliğinde konulmuş. Yollarda altı kişi rahatlıkla yürüyebiliyor. Bu tahta sekilerin üzerinde duvarlara dayalı tahta dolaplar durur. Bunlar dört arşın yüksekliğinde ve 2, ½ arşın genişliğindedir. Birçok gözleri var. Tüccarlar buraya ipek kumaşları bırakıp kilitliyorlar. Bu dolapların üst kısmından alttaki sekilere kadar uzanan altın işlemeli rengârenk kumaşlar asılır. Dükkânın iç zeminini oluşturan bu tahta sekilerin üzerine halılar serilmiştir. Halıların uçları sekiden yere doğru sarkıktır. Bu halıların üzerinde de Türk usulü yüzü kadife kaplı ve altın yaldızlı işlemelerle süslenmiş minderler konmuştur. Rum, Yahudi, Ermeni ve diğer milletlerden olan tüccarlar otururlar, dostça sohbet edip, yerler, içerler ve kendi adetleri üzerine çalgı çalıp eğlenirler. Satıcılar bazen bu sekilerin önüne ilaveler yaparak üzerine keten kumaşlar ve halılar yayarlar …Bütün memleketlerden gelen çeşitli ipek kumaşlar bu tüccarlar tarafından müşterilere sunulur… Buralara bakkal dükkanı denilebilir çünkü bunlardan yüz tanesinin içindeki mal bizdeki bir tüccarın mağazasındakinden daha az değerdedir… Gümüş eşya almak isteyen kişi, bit pazarına gider gibi bedestene gelir. Orada her türlü yabancı menşeli eşyayı bulur. Padişaha hediye olarak verilen gümüş kupalar ve diğer gümüş eşya bedestende satılır. Bunlar ya bu şekilde satılır ya da eritilerek gümüş sikkeler yapılır. ( Türkler gümüş kaplardan içmeye alışık olmadıkları için)
Bunun dışında, muhtelif yerlerde bakkalların, atarların ve çeşitli zanaat ustasının alelade tahtadan yapımlı, sokakların iki tarafına sıralanmış dükkânları ve ya hücreye benzeyen küçük satış yerleri var. Bunların önüne tahta kerevitler veya sekiler koyarlar. Yükseklikleri iki arşın kadar olabilir. Buralara güzel halılar ve diğer süslü eşyalar asarlar. Yoldan gelip geçenler bunları görür, seyreder. Kendileri de sekilerde yüzleri kadife ve ipekle kaplanmış minderlerde oturur, sohbet ederek hoş vakit geçirirler.”
Aydın AKDENİZ
