Archive for the ‘Historic’ Category
Alaturka Hezeyanlarda Şu “Dini seven bir dinsizin Tanrı teorisi” ne Yaklaşımlar!
“Dini seven dinsiz”, makalenin başlığına konu olan bu tanımlama, yazar tarafından muhtemelen okuyucu üzerinde oluşturacağı düşünülen ilgi nedeniyle özellikle seçilmiş olsa da gerçekte böylesi bir tanımlama ile örtüşebilecek herhangi bir inanç ve değerler sistemi bulunmamaktadır tarihin akışında. Bu olsa, olsa ancak her iki taraf arasında iyi niyetlerle uzlaşıyı amaçlayan bir temenni olabilir. İnsanlığın savaş, tabii felaket ve salgın hastalıklar nedeniyle dayanılması güç, bunalımlı dönemlerde bir an için aradaki görüş ve inanç farklarını bir tarafa bırakıp karşılarına çıkan sorunlara birlikte çözüm arayışına girdikleri bilinen bir gerçektir. Nitekim sanattan edebiyata, mimariden müziğe pek çok alanda bu arayışın yansımaları olduğunu görmekteyiz. Makalede, izahına çalıştığım anlatımla örtüşen içeriğe katılmamak elde değil fakat öte yandan sosyolojik bağlamda, gelişerek günümüze gelen felsefi ekoller ve inançla ilgili değerler sistemini doğru okumak zorundayız. Kâinatta, basit bir tanımlama ile yaratıcı bir güç bulunamayacağını öne süren öğretilere ateizm denilmektedir. Bu kendi içinde değişmez tek bir öğretiye sahip değildir. Antik dönemden bugünlere kendisine muhatap alıp karşı duruş sergilediği inançlar karşısında değişerek bugünlere ulaşmıştır. Ve yine karşısına aldığı kanadın yoğun karşı çıkışlarına maruz kalmıştır. Karşılıklı olarak tezler ve anti tezler atılmıştır ortaya. Somut ve nesnel olanın konu edildiği metodolojisi nedeni ile bilimselliği temsil ettiği düşünülmüştür. Ateist yaklaşımların ihmal ettiği erdemlilik ve ahlaki olgu, tanrının varlığını kabul etmekle birlikte vahyi görmezden gelen bir başka felsefi akım tarafından karşılanmak istenir ki buna Deizm adı verilir. Resmi anlamda kabul gördüğü 16. yüzyıl Fransa’sından önce İtalya’da ortaya çıktığı kabul edilir. 164 yılında Paris’te Charbury baronu Edward Herbert, deizm hakkında bir eser yazmıştır. Kendisine dindar bir görüntü vermeye çalışarak ileri sürdüğü şeylerin birer dini gerçek olmayıp sadece bir din anlayışı olduğunu belirtmiş ve aradaki ayrıma dikkat çekmiştir. Sonraki dönemlerde ara, ara çıkarak ortaya, varlığını hissettirmiştir. Yaklaşımını kısaca, tanrıya, on emir ve tabletlerde verildiği biçimden tamamen farklı bir nitelik kazandırma eğilimi şeklinde özetlemek mümkün. Bugün dahi Musevilik ve Hıristiyanlık öğretilerinin önce kendi içlerinde ve sonra birbirleri ile kıyasıya rekabet ve mücadele içinde oldukları gerçeği, bahsi geçen coğrafyalarda bu akımların niçin yaygınlık kazandığını sanırım bizlere somut bir şekilde açıklamaktadır.
Tarlaya, İnsan Tohumu Eken Deist Filozof…
Fontenelle, yıldızlar üzerine anlattığı öğretilerin markiz tarafından ilgi ile karşılanmasından son derece hoşnuttu. Ona gözün görebildiği kadarıyla, insanda bir sonsuzluk hissi uyandıran bu yıldızların hareketlerini hiç üşenmeden tek, tek anlatıyor ve bunların anlaşıldığını gördükçe heyecanı katlanarak daha da artıyordu. İşte, astronomi biliminin temelleri böylesi sıradan insani duyguların etkisi ile atılmıştı. Fontenellinin biyografisini henüz,yeterince araştırmış değilim ama okuduğum kitaplarda adı oldukça sık çıkar karşıma. O’nun markizle duygusal bir etkileşim içine girip girmediği değil konumuz fakat öte yandan ben, mizaç olarak işin bu yönüyle de ilgilenmekten alamam kendimi. Çünkü kanaatime göre düşünürleri, yoğunlaştıkları konuya iten bazı sebepler olmalı. Bu, yeri geldiğinde, rekabete bağlı kıskançlık, bazen şöhret tutkusu, bazen para kazanma hırsı ve bazen de yukarıdaki örnekte olduğu gibi duygusal beklentiler sonucu olabilir. Bilimsel düşüncenin gelişmesinde acaba bireysel etkenler, toplumsal ihtiyaçlara bağlı her tür baskı ve yönlendirmeden daha mı aktif rol oynamaktadır?. Sanırım buna evet demeliyiz çünkü eğer tabiatınızda sizi diğer insanlardan farklı kılan yetenek ve dürtüler varsa, o zaman topluma verilebilecek hazır cevaplarınız daima bulunacaktır. Ve doğal olarak bunlar elbette yaratıcı olmaktan uzak, sıradan cevaplar olacaktır. O halde genel kanaatlerin dışına taşarak gelişimi ortaya koyacak esaslar için bireysel tercih ve niteliklere fazlasıyla ihtiyaç duyulmaktadır.
Fontenelle, astronomiye dair görüş öne süren ilk insan değildi? Ama yaşadığı dönem Avrupa’sında üst tabakadan güçlü bir hanımın kişisel ilgisi, eski öğretilerden bunalıp yeni arayışlara yönelen o toplumun bu konudan haberdar olmasını sağladı. Ortaya çıkan ilgi, kopernik ile zirveye taşındı. Bu arada geometri bilimi gelişti. Asilzade kadınlar, sordukları geometri sorularına cevap veremeyen adayları geri çevirdiler. Derinlemesine etüt edilip artık zihinsel tatmine karşılık veremeyen düşünce akımları demode oldu. Ekonomik olarak diğer zümrelerden sıyrılan kesim, nüfuzunu arttıracak entelektüel kimlik arayışlarına yöneldiler. Bir çeşit tatmin yolu oldu bu arayışlar… Doğrusunu isterseniz antik dönem filozofları geometriye dair çok şey söylemişlerdi zamanında, üstelik benzer kaygılarla yapmışlardı bunu. Fenikeli gemicilere çok şey borçlu idiler bu konuda, çünkü Asya’dan gelen ve bu coğrafyalarda henüz bilinmeyen bu tarz düşüncelerle tanışmaları işte bu Fenikeli gemiciler sayesinde mümkün olmaktaydı. Açıklanabilir basit beklentiler, geniş hayal gücü ile birleştiğinde ve bunu kabule hazır etkili çevrelerin beklentileri yeni bir ekolün ortaya çıkışına uygun olan zemini hazırladığında, bir problem kalmıyordu. Bu etki ile siyasi manipülasyonlar yapılabilirdi. Ve hep yapıldı da. Düşünce sistematiğinin kendi bütünlüğü içinde ortaya koyduğu değer belki bu değerlerin topluma sunulmasının sağlayacağı sonuçlar yanında önemsiz kalabilmekteydi. Daha da önemlisi işin seyrini anlayacak çapta bir entelektüel derinliğe sahip bu kişilerin kendi vicdanlarında esecek duygusal fırtınayı nasıl tatmin edebilecekleri konusu. Allah vergisi bu yetenek ve birikimler ile kendi vicdani kanaatlerini sorgulamaya kalksalar acaba ne ile karşılaşırlar? Şu yaptığı işin ne olduğunu soran kişiye suçüstü yapılan filozofun verdiği cevapta olduğu gibi mekanik, duygusallık ve adaletten mahrum ahlak öğretileri mi? icat edilecek…“ insan tohumu ekiyorum! ”
Aydın AKDENİZ
Barnabas Bible has really found the missing date is how to format it then?
History, humanity is searching for some answers to their own sensibility, and therefore objectivity is often ignored, perhaps, but without serious criticism of the view is one of the social sciences. Variability in human factors, in the form of approach to issues show he has also emerged in the evaluation of an event has a different set of expansions. Positive science of history, such as the data were assumed to be unchanging is the owner of, yaşanan moment of brevity, those who experienced the delay will have no obligation to respond to. But for a reduced functionality of the logic of Aristotle from the hundred years passed between the time you come Newton’lu were expected. Newton, the universe reveals the pattern of philosophical pragmatism reading Aristotle separated from the known to the old right with the new needs brought new definitions. The majority of the priority needs and interests outside of watching this work in a long time has probably not been to change the extraordinary values that so much interest in this work and to feed in the base to find synergy revealed for the inconvenience. The stability, positive science in the sense that the reduction of dignity should not be addressed. Renaissance process starts with an escape from the scholastic doctrine and dogmatism on the ideas and conscience is domineer ended. However, Cicero social needs to find an answer to how the old term with a cultural blend Roma’lı a moral philosophy, and thus to put in the middle of Rome has provided more than a period, in a similar manner with the Vatican in the Renaissance kotar of the moral value system, based on logic of the Roman period, the initiative has been presented to date by editing the. Hellenistic, Roman and Pavlos’çu an elite, as the Eastern Rome, which will then parse all of the wing creates a Europa. Patterns present on the opposite side Slavic, Arab and other Asian cultures are known as the doctrine of Arius and Bogomil is liquidation. The process does not result in a short course has ended. Appear before Council to start discussions İznik successor to the throne the power struggle between the Eastern Roman name changing from time to time under the hands up to the decomposition continues. So, what Ariyüs’çü tradition was defending? Ariyüs, Hz. From the first believed in Jesus follower is Barnabas’ıb student’s name Libya’lı believer. Barnabas, Hz. Jesus Bible in the hands of people who are genuine vahyedilen. Later another person named Pavlos bolus that has been known under the name, according to rumor no persuasive Barnabas’ı neutralized Him by using the influence and presence of Christianity believe in the Trinity is the father ideas. This loss on the internet shortly before Barnabas İncil’inin rumors circulating about a problem in close to Hakkari. Even the Bible to hide to get and give extraordinary effort is being explained. In view of the accuracy of assumptions and religious history of humanity to the claims being re-written. I hope this rumor with a new screenwriter in the wake of death and new Hungtinton’un deadlock problems in the world political scene.
aakdeniz1965@hotmail.com
İstanbul sokaklarında…
Günümüze gelinceye dek nice uygarlıkların cazibesine metfun olduğu, uğruna evlatlarını dahi çekinmeden feda edebildiği bir istisnai güzelliktir Asitane.
Şairin, bir sengine acem mülkü fedadır, dediği bir yeryüzü cennetidir o. Sihrine kapılan zarif dimağları, sınırsız ilham kaynaklarıyla besleyip sanattan mimariye, edebiyattan musikiye insanlığın görebileceği en güzide eserleri bahşeder.
Asya ile Avrupa’nın geçmişten bugüne uzanan bütün gizemli sırları onun boğaza nazır koynunda mahremiyetini korumaktadır. İnci bir gerdanlık gibi masmavi sulara serpiştirilen adalar, bir yandan sevda dolu yüreklere sığınılacak birer mekan olurken öte yandan fedakarca, Kara Deniz’in kendisi gibi gözü kara ve tehditkar akıntılarına karşı şehrin huzurunu korumak istercesine kendini siper etmektedir.
Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı, Eyyüp Sultan’ı, Dolmabahçe Sarayı ve daha bir niceleri… Adeta yüreğimizden damıtarak ortaya koyduğumuz ve gururla işte atalarımızdan bize miras kalanlar, dediklerimiz…
Seher vaktinde, zamanı ve mekanı aşarak önce semaya yükselen ve oradan da bir yolunu bularak inanan yüreklerimize nakşolan sabâ makamında okunan ezanlar. Yaşlı dünyamızın bir o kadar yaşlı iki kıtasında konuşulan bütün diller, bugün de mazisine ait bir nice aşina değerler bulur bu şehirde. İşte geçmişiyle Ayasofya ve hemen karşısın da Galata Kulesi. Bu ne engin bir duruştur ki her bir köşe başında, beşeriyete ait rengâ renk tüm değerler, hoşgörünün ve zekanın sınırsız derinliklerinde mükemmel bir ahenge dönüşür.
Ah! İstanbul. Kaldırımlarında yürürken senin, benim gibi senin sihrine kapılan bir nice belagat ustalarının zaman ötesinden bugünlere uzanan dizelerini duyarım.
Ötüşen martılar, ayaklarımın dibinde yemlenen güvercinlerin kanat sesleri, tokgözlü Kapalı Çarşı esnafının kendi arasındaki sohbeti ve her şeyden çok yalı rıhtımlarında teskin olan hırçın boğazın dalgaları, bir girdap olarak çekip almakta insanı bugünden geçmişe.
Yerlisinin konuştuğu aksan, dildeki vurgu, diyalogdaki zarafet, güngörmüş zeki atalardan bugünlere kalan genetik miras. Musikî gibi ulvî bir yetenek, sıradan bir vakıadır konuşulan dilde.
Ah! İstanbul, şu diller kifayet eder mi sanırsın anlatmaya güzelliğini. Bir işvedir sendeki, görülmez peri padişahının kızında. Duyulan sonsuz bir özlemdir sana, akıp giden zamanın yanılgısında. Seni biraz olsun mümkün müdür anlamak, gördükten sonra bağrında dolaşan gözü yaşlı avâreleri.
Aydın AKDENİZ
17. Yüzyıl Avrupa’sında Klasik Durgunluktan Harekete Geçiş
Mevcut durumu muhafaza etmek, mucizevî bir şekilde erişilmiş bir muvazeneyi bozabilecek her türlü değişmeden kaçınmak; klasik çağın başlıca meselesi işte bu idi. Huzursuz bir ruhu sinirlendirecek cinsten meraklarda tehlike vardı. Bunlar sadece tehlikeli değil, aynı zamanda aptalca şeylerdi. Öyle ya, dünyanın öbür ucuna kadar giden bir gezgin orada kendi getirdiği şeyden, yani bizzat kendisinden başka ne bulacaktı? Başka bir şey bulsa bile bu gayret onun için zihni ve ruhi bir kayıp sayılmaz mıydı? Elindeki kuvvetleri, oradan oraya gezmekle çözülemeyecek olan ebedi meseleler üzerine teksif etmesi çok daha iyi olurdu. Seneca öyle demişti; iyi disiplinli bir kafanın alameti kendini durdurabilme, kendi kendisiyle kalma gücüdür. Pascal’da insandaki bütün bedbahtlığın tek bir sebepten, yani bir odada sakin bir halde oturmayı öğrenmemiş olmasından ileri geldiğini bulmuştur.
Klasik çağın kafası, kendi kudreti ile durgunluğu sevdi; bizzat durgunluk olmak istedi. Artık Rönesans ve Reform gibi büyük maceralar devri sona ermiş, zihnin istirahat etme devri gelmişti. Siyaset, din, cemiyet, sanat hepsi de doymak bilmeyen tenkitçilerin pençesinden kurtarılmıştı. Beşeriyet gemisi nihayet bir limana ulaşmış bulunuyordu: burada uzun zaman devamlı olarak kalabilir miydi? Hayata artık eski bir nizam gelmişti: ne diye bu mükemmel kapalı sistemden çıkıp her şeyi tekrar bozulabilecek maceralara girişilmeliydi? Sürprizler çıkarabilecek ötelerden korkuldu ve eğer mümkünse, zaman durdurulmak istendi. Versay’ı ziyaret eden bir kimse suların kendiliğinden akmadığı, sanki ebediyen bir vazife yapmaları isteniyormuş gibi durdurulduğu sonra yeniden itildiği ve yine göğe doğru atıldığı intibaını alır…
Boileau,Borbon sularına varıldığı zaman dünyanın öbür ucuna varıldığını sanmıştı; Auteul!ün küçük alemi ona yetiyordu. Racine için de Paris öyleydi ve bunların ikisi de, Boileau ve Racine, kralın seferlerinden birinde kendisine refakat ettikleri zaman pek şaşırmışlardı. Ne Bossuet ne de Fenelon Roma’yı gördüler. Moliere Pazenas’daki o berber dükkânına hiç gitmedi. Klasik devrin büyük adamları durgun kimselerdi. Voltaire, Montesquieu ve Roussau gezgin tipler arasındadırlar; ama durgun tiplerden gezginlere geçiş sırasında bazı müphem kuvvetler cemiyette değişmeler meydana getirmişti.
Hakikat şu ki, onyedinci yüzyılın sonlarında ve onsekizinci yüzyılın başlarında İtalyanların seyehat zevki canlandı; Fransızlar o çağlarda cıva gibi hareketli oldular. Çağdaş bir müşahidin söylediklerine inanacak olursak Fransızlar o kadar yeniliğe kapılmışlardı ki dostluklarını bile uzun zaman devam ettirmemeye çalışıyorlardı; hergün yeni modalar buluyorlardı; memleketlerinde sıkıldıkları için, yer değiştirmek ve eğlenmek üzere kalkıp kah Asya’ya kah Afrika’ya gidiyorlardı. Almanlarda ise seyehat bir alışkanlık, hatta bir tutku halinde idi. Onları evlerinde tutmak imkansızdı. Saint Evremond’un Sir Politick Would-be adlı o eğlenceli komedisinde sahneye çıkardığı Alman “ Biz tıpkı babalarımız gibi, doğuştan gezgin insanlarız; hiçbir iş bizi gezmekten alıkoyamaz” diyor. “ Biraz Latince öğrenir öğrenmez derhal seyehat hazırlığına başlarız. İlk iş, seyahat yollarını gösteren bir rehber temin etmektir; İkincisi, her memlekete götürülecek şeyleri bildiren bir küçük kitap alırız. Eğer seyahate çıkanlar edip kişilerse yanlarına mutlaka Album Amicorum denen güzel ciltli boş bir defter alırlar ve gittikleri her yerde alim kişileri ziyaret ederek onlardan bu deftere isimlerini yazmayı rica ederler..” Bu bizim Alman güçlüklerden de hiç kaçınmaz: dağların zirvelerine kadar çıkmalı, bütün geçitleri ve köprüleri de dikkatle saymak üzere nehirleri kaynaklarından denize ulaştıkları yere kadar takip etmeli mabed ve anfiteatr harabelerini incelemeli, kliseleri, katedralleri, zaviyeleri, resmi binaları, belediye saraylarını, su kemerlerini, kaleleri ve tophaneleri görerek notlar almalı, mezar kitabelerini defterine kaydetmeli, ne çan kulelerini, ne çanları, ne de kilise saatlerini ihmal etmelidir. Ama mesela Fransa Kralının taç giyeceğine veya yeni bir imparator seçileceğine dair en ufak bir haber bile alınca bunlara sırt çevirerek son süratle geri dönmekte tereddüt etmez.
İngilizler seyahat ederlerdi, bu onların tahsil ve terbiyelerini tamamlatıcı bir şey oluyordu. Oxford veya Camridge’den yeni çıkmış, cepleri parayla dolu ve yanlarında olgun bir hususi hoca bulunan genç İngiliz efendileri boğazı geçiyor ve büyük tura başlıyorlardı. Bu gençler arasında her çeşit karakter vardı. Bazıları Frontignan, Moutefiascone, Ay, Arbois, Bordeaux ve Xeres şaraplarını tattıkları zaman seyahatin gayesine eriştiklerini düşünüyorlardı. Bazıları da şuurlu bir şekilde, tabiatın her köşesini, bütün antika koleksiyonlarını tetkik ediyorlardı. Herkes kendi zevkine göre: “ Fransızlar umumiyetle tasarruf etmek üzere seyahat ederler, öyle ki kaldıkları yerleri evvelkinden daha zararlı bir halde bırakarak dönerler. İngiliz ise memleketinden bol para, çok elbise ve hizmetçilerle çıkar ve muazzam para harcar. Sadece Roma şehrinde altıyüz kadar kibar İngilizin bulunduğu ve emirlerinde daima ücretli adamlar kullanan bu efendilerden her birinin yılda en az iki bin kron harcadıkları, sadece Roma şehrine İngilizlerden yılda otuz bin altın lira gelir aktığı hesaplanmıştır.” Paris’te “ İngiliz ziyaretçiler hiç eksik değildir. Geçenlerde bir İngiliz iş adamı Fransa’daki İngilizlere bir yıl içinde yüz otuz bin kron ödediğini söyledi, üstelik kendisi en zengin bankerlerden biri değildi.” Bütün bunları bize maceraperest ve seyyah Gregorio Leti anlatıyor, en az beş vatanı olan Gregorio Leti; Milano’da doğmuş, Cenevre’de Kalvenist olmuş, Paris’te 14. Louis’ye kasidecilik yapmış, Londra’da İngiltere tarihi yazmış, Hollanda’da devlet hizmetinde risaleci olarak çalışmış ve orada 1701 yılında ölmüş. Bilgin kişiler şehirden şehre gezerek bilgilerine yeni şeyler katıyorlardı: mesela bunlardan biri , Padua’lı Antonio Conti 1713’te Paris’i 1715’de de Londra’yı görmüş ve oralarda bölünemeyecek kadar küçük sayıların hesaplarına dair münakaşalara ketılmıştı. Conti daha sonra Leibniz’le görüşmek üzere Hanover’e gitti ve yolda Leuwenhoeck’i ziyaret etmeyi de unutmadı. Filozoflar seyahat ettiler; sakin bir yere gidip tefekküre dalmak için değil, Fakat dünyanın meraka değer şeylerini görmek için dolaştılar. Locke ve Leibniz böyle idi. Krallar da seyahat ettiler; İsveç kralı Christine 1689’da Roma’da öldü; çar Petro 1696’da Avrupa’yı gezdi.
Sonsuz sahaları içine alan bir seyahat edebiyatı bilgin kişilerin yazdıkları eserlerden müze kataloglarına ve aşk hikayelerine kadar en değişik mevzuları ihtiva ediyordu. Bu bazen alimane bilgi ile dolu ağır bir deneme. Bazen bir psikoloji kitabı, düpedüz bir roman, yahut bütün bunların bir karışımı oluyordu. Kimi bunları övüyor kimi de yeriyordu. Ama övenler de yerenler de seyahat edebiyatının işgal ettiği yerin ehemmiyetini ve ondan vaz geçilemeyeceğini belirttiler….
Çeviri: Erol Güngör
Kaynak: Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme ( Tur Yayınları )
Hazırlayan: A. Akdeniz
Hani Üçüncü Dünya Savaşı Çıkacaktı!
Çok kutuplu dünya eksenin de bugün her şey kapitalizmin lehine görünse de gerçekte şu yakın zamanlarda gerek Gürcistan’daki gelişmeler ve gerekse yaşanan mali krizler bize durumun hiçte göründüğü gibi olmadığını bir kez daha gösterdi.Başını Rusya’nın çektiği Asya dayanışması kendi hükümranlık alanında yabancı bir manüplasyona tahammülü bulunmadığını, bu bölgede geçmişten gelen iddialarının takipçisi olacağını açık ve karşı tarafın anlayabileceği bir dille ifade etti. Etti de ne oldu? Üçüncü dünya savaşı mı çıktı ! elbette ki hayır.Olan bir güç denemesiydi.Gözden çıkarılan bir piyondu kaybedilen. Karşı tarafa yaşatılan bir üstünlük histerisi karşılığında acaba neler kazanılmış olabilir? Tam bağımsızlık ihtirasıyla fırsat kollayan eski demirperde ülkelerini galeyana getirip onların bağımlılıklarını azaltacak fakat bu arada yerleşik dengeleri alt üst edecek bir kaos ortamının oluşturulması, bu zeminin olgunlaştırılması ve harekete geçmek için uygun zamanı bekleyerek bu arada durgunlaşan kapital ekonomiyi canlandırmak için el altından silahlanmayı sağlamak kaybedilen piyonun sağlayacağı avantajlardan çok daha önemli olmasın sakın. Peki savaş ekonomisinin sağlayacağı avantajları kapitalistler kadar sosyalistler de kabul eder ve bu nedenle ilkelerinden vazgeçerek kendi arka bahçelerinde silahlanmayı teşvik ederlerse o zaman ne olur?Hayır, öyle zannedildiği gibi bundan bir üçüncü dünya savaşı çıkmaz.Bu karşılaşmaları ikinci dünya savaşı öncesi ABD,Rusya,İngiltere üçlüsü yaşayıp tecrübe etmişlerdi.O günlerden bugünlere uzanan süreçte oluşan strateji ve dengeler karşılıklı,adı konmamış bir güç alıgılaması üzerine ve mevcut konjektürün bozulmadan sürdürülebilmesi esasına dayandırılmıştı.Burada sanırım Rusya büyük bir avantaja sahip çünkü Gorbaçov dönemiyle başlayan bir arayış ve değişken şartlara adaptasyon ihtiyacı ona bolşevizm sonrası için yoluna ne şekilde devam edebileceğine ilişkin cevaplar vermiş olmalı.Ama durum acaba kapitalizmin kalesi olan ABD için geçerli mi? O kendisini değişime zorlayan şartlara aynı esneklikte cevaplar üretebilmeye hazır mı?
Ya da şöyle düşünmeli; Gorbaçov kendi zamanında kapitalizm karşısında yenilgi mi almıştı yoksa Leninist ve Stalinist çizginin sürdürülmesi durumunda Rus stratejisinin daima kapitalizmin arkasında kalmaya mahkum olduğunu mu görmüştü? Böylesi büyük toplumsal dönüşümleri göze alması başka hangi gerekçelerle açıklanabilir?
Aydın AKDENİZ
aakdeniz1965@hotmail.com
Karamazov Kardeşler Üzerine
Dostoyevski ile Tolstoy’u mukayese etmek beni elbette çok aşacak bir konu; fakat ‘Suç ve Ceza’yı bir ‘Savaş ve Barış’ ile karşılaştırdığımda Dostoyevski’de sıradan halka ait meselelerin daha sade bir anlatımla ele alınıp buna aynı sadelikle cevaplar arandığını görebiliyorum. Tolstoy’da ise karakterlerin şahsında uygarlıkların ve sosyal tabakalaşmanın birbiriyle hesaplaşması ön planda hissediliyor.
Dostoyevski’nin karakterleri çoğunlukla kendi aldıkları kararların sonuçlarıyla yüz yüze gelirken Tolstoy’da karakterler, ait oldukları sosyal tabakanın siyasi rekabetteki konumlarına uygun sonuçlarla karşılaşıyorlar. Kahramanların kişisel özellikleri, vicdan muhasebeleri, hep bütün içinde bir detay olarak kalıyor.
Doğrusunu ararsanız ben şahsen insana ait değerlerin anlaşılmasında her iki yazarın yaklaşımının da doğru olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele konuya nereden bakıldığıyla alakalı.
Birey olarak tüm kazanımların tek tek sorgulanması gerektiğinde konuyu Dostoyevski’nin ele aldığı şekilde almak gerekir. Bireye ait eylemlerde kişinin eğitimi, hayat görüşü, sorumluluk duygusu, toplumun beklentileri, siyasi tercihlerinin yanı sıra psikolojisi ve ailesinden tevarüs ettiği genetik mirası hep etkilidir. Bireyin eylemleri ahlaki ve hukuki açıdan değerlendirildiğinde bu kriterler göz önünde bulundurulmalıdır. Ama bireyi içinde yaşadığı topluma dönük yönüyle ele aldığınızda ve onu tarih önünde değerlendirdiğiniz de çıkış noktanız Tolstoy’un açılımı olacaktır. Her iki yazardan hangisinin daha entelektüel olduğunu sorgulamak gerekirse sanırım Tolstoy ön plana çıkacaktır.
Roman ve hikâye geleneğimizin köklü bir geçmişe sahip olmayışı edebiyatımızın bu türünün fazla gelişememiş olmasının da bir nedeni. Aslında Harun Reşit zamanında hikâyeciliğin, hikâye anlatımlarının çok yaygın olduğunu görüyoruz. Başta Arap yarım adası olmak üzere tüm Asya, Avrupa ve Anadolu kıtalarına ait hikâye anlatımları tek tek değerlendirilmiş, içlerinden yararlı olanlar seçilerek “Kelile ve Dimne”, “ Binbir Gece Masalları” türünde eserler verilmişti. Endülüs İspanyasında da İbn-i Tufeyl , “ Hayy Bin Yakaza” isimli eseriyle Daniel Defo’ya esin kaynağı olmuştu. Sözlü anlatım geleneğimiz de Dedem Korkut, Keloğlan, Tepegöz masal ve hikâyeleri roman türü edebiyatımızın gelişimine bir basamak olmalıydı. Her toplum gibi bizim de tarihimiz de savaş ve afetler yaşandı. Moral ve ümide ihtiyaç duyulan dönemlerde acaba niçin romancılığımız gelişemedi? Bu konuyu daha sonra tekrar ele almak üzere esas konuma döneyim;
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” isimli romanını yıllar önce büyük bir keyifle okumuştum. Alyoşa, Dimitri ve İvan kardeşler temel karakterlerdi. Bunların bir de gayri meşru bir kardeşleri vardı. Alyoşa sevgi, merhamet ve insani değerlere sahip bir rahip karakterinde idi. Fakat babadan aldığı genetik özellikler ve terbiye nedeniyle konumuna rağmen zaaflarına prim verebiliyordu. Dimitri, babasının tüm özelliklerini taşıyan fakat ondan farklı olarak tamamen safahata yönelen bir eğlence düşkünü olarak tasvir edilmişti.
İvan ise içlerinde ilmi mantaliteye sahip, duygusallıktan uzak zeki bir karakter olarak ele alınmıştı. Bunalımlı bir mizaca sahipti. Tatminsizliğin verdiği ızdırapla daima yüzü asık ve ilişkileri zorlayıcı idealist bir karakter. Mantığının ön gördüğü sağduyuya ait değerleri görünüşte kabullense bile iç dünyasında bunları ahmakça bulduğu için sahiplenmiyor. Bir insan olarak vicdanından yükselen sese hedef ve amaçları kendisince de pek açıklanamamış gerekçelerle karşı çıkışı onun bunalımlarını besliyor. İkircikli bir mizaç arasında gidiş gelişleri var. Adımlarının doğruluğundan emin olmayan bir şaşkınlık içinde.
Onun bu psikolojisi, 19.yüzyılın pozitivist felsefesini savunan düşünürleri çağrıştırıyor. Sanki rasyonalizmin güçlü ve zayıflar arasındaki dengeleri bozan seçiciliğinin insanı yalnızlaştırarak hayattan soyutlayacağını basiretiyle ön gören bir insanın tereddüdüne rastlıyoruz İvan’da. Fakat tercihini yine de rasyonalizmden yana yapıyor. Babasının kardeşi tarafından öldürüleceğini bilmesine rağmen suçun işlenişine göz yumduğu gibi aynı zamanda dolaylı bir destekte vermişti. “Bir sürüngen bir diğerini yutmaya hazırlanıyor” diyerek kayıtsızlığını koyuyordu ortaya.
Cinayeti gayri meşru kardeş işlemişti. Bu kardeş, babanın toplumun tepkisinden çekindiği için birazda muziplik olsun diye eve hizmetçi olarak alınmıştı. Baba bu çocuktan şefkatini sırf ondan kendisine yönelebilecek tehditlerden korunmak amacıyla esirgemiyordu. Çocuk, yaşadığı zorluklar ve gayri meşru bir maziye sahip olmanın öfkesini biraz da sara hastalığının etkisi ve kendisinin kullanılmaya müsait kişiliğinin telkin altında bırakılması sonucunda cinayet işleyerek gösteriyor.
Dimitri, eğlence âlemine olan tutkusu ve babasının kendisine yönelik eleştirileri nedeniyle kayıtsız kalmış ve desteklemişti olanları. Alyoşa ise konudan haberdar olmakla birlikte gidişatı önlemeye yönelik ciddi anlamda bir girişimde bulunmamıştı. Bu tavrında bir yandan babasına duyduğu tiksinti etkili olurken, öte yandan genetik mirasında bulunan özellikler daha önemsiz konularla öncelikli olarak ilgilenmesine neden olmuştu. Dostoyevski, sanırım Alyoşa karakteriyle kilisenin gözle görülür problemlere çözüm üretemeyerek çaresiz yetersiz kaldığını anlatmak istiyor.
Kendini ve çevresini sorgulayan, yeteneklerini geliştirmek isteyen bireylerin daha verimli, daha çeşitli ve daha gayretli okuyarak hayata dair her alanda fikir üretebilmeleri gerekir.
Aydın AKDENİZ
Hz. Muhammed döneminde Budistler
Kaynaklara bakıldığında Hz. Muhammed (a.s.) döneminde Budizm’ in büyük dinlerden biri olduğu görülür. Hint ve Çinli Budist tüccarlar, o dönemde Arabistan’ın güney doğusundaki fuarlara katılır fakat konuştukları dilin anlaşılamaması ve uzak diyarlardan gelmeleri nedeniyle onlar hakkında pek bir şey bilinmezdi. Kutsal kitabımızda Budizm’e dair doğrudan bir bilgi bulunmamakla beraber bazı müfessirlerin yaptıkları ince araştırmalar sonucunda Budizm’in Kur’ân-ı Kerim’de dolaylı bir şekilde de olsa ele alındığı anlaşılmaktadır. Kutsal kitabımızda bahsi geçen Zü’l Kifl peygamber nedeniyle Budizm’e işaret edildiği düşünülmüştür. Bu kelime; Kif’li veya Kifl’e ait anlamına gelmektedir. Müfessirler, Kifl şehrinin Gotama Buda’nın doğduğu şehir olan Kapilavastu olduğunu iddia ederler. Kifl, aynı zamanda besleyici, gıda verici anlamlarına da gelmektedir. Oryantalist bilginlerden Filiozat, 1’Inde Classique adlı eserinde; Gotama’nın devlet başkanı olan babası “ Sudodâna ”nın anlamının “temiz besin, saf yiyecek” anlamına geldiğini söylemektedir.
Diğer bir gurup müfessir ( Kur’ân-ı Kerim’i yorumlayabilme liyakatine sahip Kur’an bilginleri) ise Tin Suresi’ndeki ayette “ İncir Ağacına, Zeytin Ağacına, Sînîn Dağına yemin olsunki!… Ve şu Emîn Şehr’e yemin ederim ki…” bahsi geçen, “ Şu Emin Şehir ” Peygamberimizin doğduğu yer olan Mekke’ye, “ Sînîn Dağı ” Musa (a.s.)’a, “ Zeytin Ağacı ” Filistin’deki Zeytin Dağı ve Hz. İsa’ya, “ İncir Ağacı ” ile de yabani bir incir ağacı altında vahye mazhar olan Buda’nın kastedildiğini düşünürler.
Ayrıca Hindistan’ın Güney-Batı kıyılarında yer alan Malabar ülkesinin insanları, Kendi kralları Çakravati’nin, henüz hicretten öncesine rastlayan bir devirde Resülullah’ın ( a.s.) gösterdiği herkesçe bilinen “ ay’ın yarılması , ( şakk’ul- Kamer)” mucizesini Malabar’dan gördüğünü iddia ederler. İslamı kabul etmek için Arabistan’a yola çıkan kralın Yemen’den geçerken buradaki “ Zafar ” şehrinde vefat ettiği belirtilir. ( kaynak; Ma’berî, Tuhfet’ul- Mucâhidîn fî ba’z Ahbâr’il- Bortuğâliyyîn, el yazması bir şiir kitabı, India Office Library, Arapça kısım, No, 2807, Vr, 152-73)
Ayrıca Çinliler de, Resulullah’ın (a.s.) kendilerine akrabalarından birini gönderdiğini ve Çin İmparatoru’nun da karşılık olarak Medine’ye, İslâm’a girdiğini bildirmek üzere bir elçi gönderdiğini beyan eder. ( kaynauk, Broomhall, Islam in China , s. 66, 83-90..) Konuyu hazırlarken kısaltarak alıntılar yaptığım kaynak; “ İslâm Peygamberi cilt 1, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah”
Hinduizm’deki kast sistemine bir tepki olarak ortaya çıkan ve kutsal kitaplarında Hz. Muhammed’in hicretinden bahseden Budizm’in, zaman içinde değişime uğratılması ayrıca ele alınması gereken bir konu. Şimdilik bu kadarla yetinelim
Aydın AKDENİZ
Marco Polo’nun Tangutlar’da cenaze merasimi izlenimleri
Ölünün hısımları müneccimleri eve çağırırlar ve dünyadan göçen adamın hangi yılın hangi gününde, hangi saatinde doğduğunu kendisine söyledikten sonra, uğurlu alametlere göre cenazenin ne zaman gömülmesi iyi olduğunu gösteren bir zayiçe (Horoskop) isterler.
Eğer uygun olan gezegen yıldız tam o sırada yükselme halinde değilse, dinlerine göre cenazeyi o zaman gömmek iyi değildir. Ölüyü ‘icabederse bir hafta’ evde bırakırlar, hatta bazan ölüyü gömmeye ancak altı ay sonra sıra geldiği de olur. Çürümeye başlayan cesetten evin içine dayanılmaz bir koku yayılmasın diye enli tahtadan yapılmış tabuta koyarlar. Tabiatıyla tabutun ek yerleri sıkıca yapılmış olup, içine de kokulu çam sakızı, kafur, başka baharlar saçarlar. Ek yerleri ziftle baldan yapılmış bir macunla doldurulur ve kalınca sıvanır. Böylece hazırlanan, dikkatlice kapanmış tabut sonra boyanır ve ipek örtüye sarılır. Ölü gömülünceye kadar tabutun bulunduğu odada, yemeklerden çıkan buğu ile ölünün orada uçan ruhu da doysun diye, yemek saatlerinde zengin bir sofra hazırlanır. Ancak müneccimlerin ölüyü gömme gün ve saatinin uğurlusunu arayıp bulmaları da kafi değildir.
Tabutun evine yanından çıkarılması gerektiği işinde de onların reylerini almak lazımdır. Çünkü evin asıl kapısını uğursuz saydıkları çok olur, o zaman eğer yapının başka tarafında çıkacak bir yer varsa ne ala, fakat yoksa, ölünün ruhunu kızdırmamak, yahut onu incitmemek için duvarlardan birini açmaktan başka bir çare kalmaz. Ölüleri toprağa gömmeyip yakarlar. Şehirden dışarıya tabutla götürürler. Cenaze alayının geçtiği yerlerde, yol kenarlarına, önceden hazırlanmış ve ipeklerle süslenmiş barakalar, tahta kulübeler dizilmiştir. Bunların her birinin önünde bir müddet durarak cenazeyi sokup önüne yiyecek, içecek koyarlar. İtikatlarına göre bu suretle ölünün ruhu lüzumu kadar kuvvet bulur, tazeleşir ve gömme töreninin son safhasına gelince, son muameleye, yakılma işine kolaylıkla katlanır.
Ölü yakma törenine akrabası, belirli bir ağaç kabuğundan yapılmış ve üzerlerine, kadın erkek, deve, et, para, elbise resimleri yapılmış bir yığın kağıt parçaları götürürler. Kağıda yapılmış resimlerdeki şahıslar ve eşya ahirette ölenin işine yarar itikadiyle ölü ile beraber onları da yakarlar.
Aydın AKDENİZ
Avrupa’da Türk Ve Arap Düşüncesi
n , “ Türk inkılabına Bakışlar” adlı kitabının, Ötüken Neşriyat a.ş. tarafından 1990 , İstanbul baskısından , kısaltılarak tarafımca alınmıştır.
bni Sina , Aristo’dan sonra ve onun delaletiyle,ortaçağda bugünkü akılcı ve tabiatçı Avrupa kafasının ilk çatısını kuran Türk mütefekkirleridir.Her ikisi de,klasik düşüncenin yatağında asırların tprganını başına çekerek ebedi bir uykuya,dalmış görünen Aristo’yu uyandırmışlar,şark ve arkasından da garp kültüründe , ilahiyatçı ve mistik bir görüşten tabiatçı ve dünyacı bir dünya görüşe geçişin ilk prensiplerini ortaya koymuşlardır.Farabi’de yeni Eflatun’culuk mistiğiyle Aristo tabiatçılığı arası
stanbul Üniversitesi felsefe tarihi profesörü Ernest von Aster,orta çağ düşüncesinde,ilahiyatçı görüşten kainatçı görüşe (teolojiden kozmolojiye) geçişi bize şöyle anlatıyor; ‘ Ortaçağ İslam , Yahudi ve Hıristiyan felsefelerinde Aristoculuğa bir geçiş müşahede edilmektedir.Bu inkişafta birinci gelen İslam felsefesinde,geçiş nispeten daha devamlı ve az atlamalı bir şekilde olmuştur.Çünkü Aristo’nun düşünce alemini şark kültürü Latin garp alemi derecesinde kaybetmemiş,Hıristiyan skolastiğinde görüldüğünden daha bariz bir şekilde,burada Eflatun’cu ve Aristo’cu fikirlerin bir halitası muhafaza edilmiştir.Eğer bir İbni Sina gelmemiş olsaydı bir Yahudi Aristoculuk -yani bir Maymonidas- vücud bulmazdı.İbni Sina’nın ve ondan sonra İbni Rüşt’ün Latinceye tercümeleri Avrupa’da tanınmamış olsaydı Saint Thomas’ın yüksek Hıristiyanlık skolastiği imkansız olurdu.Şüphe götürmeyen bu tabiiyetten sarfınazar,yeni eflatuncu düşünce aleminden Aristoculuğa geçiş her üç sahada da deruni bir zaruret mahsulüdür.Yüksek skolastik – Aristo felsefesi gibi – Eflatun’un ideler maverasını bir tabii hadiseler illetleri silsilesine kalbetmeye teşebbüs etmiştir.Halbuki ilk skolastik St. Augustin’in sözüne uyup kalmış, ‘Allah ile ruhu tanımak’ ve insan ruhunu ‘yalnız Allah onu kendi ruhunun bir tasviri olarak yarattığı için’ tanımak istemiştir.
şünce tarzı ve kabiliyetine bakılırsa tam bir tabiat araştırıcısıdır.
şı,kendisini bütün düşünce aleminin en büyük müşahedecisi ve malzeme toplayıcısı yapan büyük bir alaka görüyoruz.Aynı alakayı,üçüncü Aristo lakabını taşıyan İbni Sina’da ve ondan sonra da Hıristiyan skolastik mütefekkiri Albert’te aynen görüyor,bu iki mütefekkirin toplamış ve işlemiş olduğu müşahede vakıalarının çokluğu karşısında hayretten kendimizi alamıyoruz.’
bni Sina ile yan yana zikretmesi,ikisinide aynı ehemmiyette göstermesinden ziyade Dominiken rahibinin Türk filozofundan aldığı tesirleri hatırlatmak için olacaktır.Latinler İbni Sina’yı İbni Rüşd’den evvel tanımışlardı.Renan,Büyük Albert’in İbni Sina’dan ve Saint Thomas’ın İbni Rüşd’den ilham aldığını tesbit etmiştir.Fakat bu iki Hıristiyan mütefekkir,bu iki Müslüman filozofu taklit ettikleri kadar tenkit etmeye de çalışmışlardır.
ristiyan mekteplerine pek çabuk sirayet etmiştir.On üçüncü asır ve on dördüncü asrı yarısında Yahudiler İbni Rüşt’ün eserlerini İbraniceye tercüme ettiler.İbni Sina’nın ilk mütercimleri Dominique Gondisalvus ve Sevil yahudisi Juan Avetdeath’tır.1130 ile 1150 arasında Yahudiler esası hazırlamışlar,Hıristiyanlar bu hazırlanan tercümelere bir şekil vermeye muvaffak olmuşlardı.
bni Rüşt’ün eserlerini tercüme etti. İmparator ikinci Frederik İslam medeniyetine meftundu. Türk ve Arap filozofları, Hıristiyan âlimlerine Yunancadan da tercümesini yapmak arzusunu telkin etmişti.
bni Sina’nın ve arkasından gelen Arap filozoflarının tesiri, ortaçağ Hıristiyan Avrupa’sında pek çok tenkitlere ve hücumlara uğramış olmakla beraber,Rönesans’a kadar gelir.Dante, “ilahi komedi”sinin cehennem kısmında İbni Sina’yı ve İbni Rüşt’ü antikitenin en büyük on iki dehası arasında saymıştır.Rönesans’ın bu iki mütefekkirinden biri,Roger Bacon da İbni Rüşt’ten sitayişle bahseder.Bu Arap filozofu İbni Sina’nın muakkibi olduğu için Bacon’un İbni Rüşt felsefesi hakkında şu sözleri bilhassa Türk düşüncesi için söylenmiş farz edilebilir; ‘ uzun zamandır en meşhur alimler tarafından reddedilen
bni Sina’nın ve İbni Rüşt’ün akılcı ve tabiatçı felsefesi Şark’ta olduğu kadar da Garp’ta,bütün ilahiyatçılar ve mistikler tarafından şiddetli hücumlara uğramıştır.Bu düşüncenin Şark’ta uğradığı mukavemete ve aldığı istikamete ayrıca bakacağız.Bu nokta Türklerin Avrupa düşüncesini yaratmakta büyük bir amil oldukları halde sonradan niçin geri kaldıklarını izah edebilmemiz için esastır.Şimdilik İbni Sina’nın ve bilhassa İbni Rüşt’ün garp’ta uğradığı hücumları kısaca gözden geçirelim; Piskopos Tempier ,1277’de Arap filozofunun fikirlerini bir liste de hülasa ettikten sonra reddeder.bu fikirler arasında ibni Rüşt, düşünce meselelerinde ancak filozofların hakem olabileceğini iddia ederek bütün İslam skolastiğinin en büyük prensiplerinden birini ortaya koymuştu.; ‘ilahiyatçıların sözleri masaldan başka bir şey değildir.Diğerlerinde olduğu gibi Hıristiyanlığın kanunlarında masaldan ve hatadan başka bir şey yoktur.Hıristiyan dini ilme zarar verir,ancak filozoflar hakemdirler.’
bni Sina’nın ve İbni Rüşt’ün felsefesi 16.asra kadar şimali İtalya’da devam eden tesirleriyle pek büyük münakaşalara sebep olmuştur.Modern tecrübe metodu hakim oluncaya kadar,Latin garpta tam on dört asır devam eden bu tesire karşı reaksiyonlarının da o derecede eski bir tarihi vardır.1311’de , Raymond Lulle , Viyana ruhaniler meclisinden İslamiyet’i ortadan kaldırmak ve İbni Rüşt’ün tesirlerine mani olmak için askeri tedbirler alınmasını istemişti.Meşhur Şair ve hümanist Petrarque bunun önüne geçti……….”
daki metinde Peyami Safa’nın Ernest Von Aster’den yaptığı alıntı oldukça ilginç ; “ eğer bir İbni Sina gelmemiş olsaydı bir Yahudi Aristoculuk (Maymonidas) vücut bulmazdı.”
yla tanıdığımız İbni Sina ve takipçisi İbni Rüşt , Yahudi felsefesinin, batı ve doğu dünyasında Aristo mantalitesiyle pekiştirerek taşeronluğunu yaptıkları için mi? Bu kadar meşhur isimler haline geti
n AKDENİZ.

