Hadrianapolis’s Weblog

Just another WordPress.com weblog

Archive for December 2008

Alman Şansölyesi Merkel,Enerji Savaşları Öncesi Hitler’in Planını Masaya Yatırdı!

without comments

Karşılıklı çıkarların korunup gözetilmesi konusunda devletlerarası ilişkilerde dengeler, diplomasinin izin verdiği kurallar çerçevesinde şekillenir. Bir dönem dostane ve barışçıl söylemlerle ortaya çıkan yakınlaşmalar başka bir dönemde yerini husumet ve çekişmelere bırakabilir. Tarih bu tür ilişkilere az mı şahit olmuştur? Elbette var olabilmek adına bu tür değişkenlikler yaşanmalıdır. İlişkilerde dostluktan düşmanlığa uzanan açılımlarda etik olarak kabul edilebilir sınırlar içerisinde kalabilmenin ve bunu yaparken kolektif bir aklın ürettiği bir incelikle hareket edebilmenin adıdır diplomasi. Temsil ettiği topluma ve muhatap aldığı çevrelere karşı ne denli inandırıcılığa sahipse o oranda güçlü bir etkisi bulunmaktadır bu söylemlerin. İkna kabiliyeti ölçüsünde ardına aldığı destek ile karşı tarafın etkisini kırmakta ve elde ettiği inisiyatif ile hedeflerine ulaşması kolaylaşmaktadır.

İşte yakın zamanlarda Alman Şansölyesi Angela Merkel ile Rusya arasında yaşananlar, akıl dolu diplomatik atakların en güzel örneklerinden biri olarak gösterilebilir türden. Daha geçtiğimiz ağustos ayında militarizmin bölge ülkeleri arasında yaygınlaşmasına olan etkileri nedeniyle Rusya’yı Rusya’da uyarmaktan kaçınmayan ve hemen ardından Gürcistan’ın Nato üyeliğini desteklediğini açıklayan Merkel, ikili ilişkilerde bugün, gerginliği azaltacak girişimlerde bulunarak beklediği kazanımları elde etmiş olarak ayrıldı Rusya’dan.

Peki, aralarında bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlığa ve aynı coğrafyada varlık, üstünlük mücadelesi vermelerine rağmen nasıl oldu da bu ikilli birden bire böylesine can ciğer oluverdiler! Avrupa’da gücü bir zamanlar Almanya ile dengelenen Rusya, Amerika için her zaman kolay bir lokma olmuştur. Fakat 11 eylül bir şeylerin habercisi oldu! Adeta bir boşluk belirdi dengelerde. Bunu zamanında öngören toplumlar, oyunu bilinen kuralların dışında oynamaya başladılar. Yaşlı Avrupa ise çekimser kalarak Asyalı toplumların inisiyatif almalarına seyirci kaldı bir süre. Gelinen noktada şartlar, Rusya ve Almanya gibi birbirine tarihi kırgınlığı olan ülkeleri dahi işbirliğine mecbur bıraktı. Yakın bir tehdit algılaması olabilir mi bu? Sanmıyorum ama düşünsenize bir, şu zamanda Moğol saldırılarına benzer Asyalı, dinamik, nasıl davranacağı batılılarca bilinemeyen zinde bir askeri tehdit yavaş, yavaş doğudan batıya doğru kaymakta olsun. Ya da ekonomik bir istila ve herşeyden önce sanayileşme sürecini çoktan geride bırakarak pazar ağını Asyalıların değiştirilen tüketim anlayışı üzerine inşa etmiş Avrupa’nın üretim ve pazarlamada liderliği bölge insanlarına kaptırdığını. Bu şartlarda pazarlanacak ürün kalmazsa acaba üretim, ulaşım, ısınma ve kısaca hayatın her alanında ihtiyacı duyulan enerji kaynaklarından daha öncelikli başka bir tüketim kaynağı olabilir mi?

Almanya Rusya’yı finanse eder ve bunun karşılığında Çin’e kadar uzanan bakir topraklar üzerinde bulunan enerji kaynaklarında tasarruf hakkı elde ederse, acaba Amerika bu duruma ne der? ya da Hindistan, Pakistan ve Çin? Sanırım Amerika bu yerel ittifaklara göz yummak durumunda kalacak.

Merkel, bir Alman enerji şirketi olan E.ON’in Rus kamu şirketi olan Gazprom’la Sibirya’daki doğal gaz yataklarının işletimi konusunda bir anlaşma imzaladı. Ekim ayı başında St.Petersburg’ta imzalanan anlaşma gereğince E.ON, Sibirya’da bulunan doğal gaz yatakları üzerinde hatırı sayılır bir hisse elde etti.

Written by hadrianapolis

December 27, 2008 at 12:40 pm

Posted in Political

Tagged with , , ,

Alman İstihbarat Birimi BND, Sonunda Saddam’ın Gizlendiği Yeri Açıkladı !

without comments

Dönemin Alman hükümeti, ABD ile ilişkilerinde yaşanan gerginliği azaltmak amacıyla kendisine savaş karşıtı söylemleri nedeniyle seçmenlerince verilmiş oylara rağmen, el altından Alman istihbarat birimi BND’nin Saddam yönetimindeki Irak’ta istihbarat amaçlı operasyonlarda bulunmasına göz yummuştu.İşte Alman Şansölyesi Gerhard Schröder’in bu duruşuna rağmen savaşın seyrini değiştiren desteği, bugünlerde Almanya’da tartışılan en önemli konulardan biri haline geldi. Acaba Alman siyasetinde çifte standartlı politikalar mı izlenmişti? Ya da istihbarat birimleri, ülke çıkarlarını korumaya yönelik çalışmalarında ne gibi kriterlere sahip olmalıdır? Tüm bunların, kamu vicdanında sorgulanması doğru olur muydu? Muhalif görüşlerin ısrarları ile gündemdeki önemini yitirmeyen tartışmalarda hangi sonuçlar alınmak isteniyordu?

Hatırlanacağı üzere, Almanya ve Fransa ABD’nin körfezde yapacağı askeri müdahalelere şiddetle karşı çıkan ve kendilerinden askeri destek talep edilmesi durumunda buna olumlu cevap vermeyeceklerini açıklayan ülkelerden.

İşte bu nedenle Gerhard Schröder, 2002 yılının seçimlerinde yeniden başbakan seçildiğinde Bush,teamüllerin dışına çıkıp telefonla arayarak kutlamaz kendisini. ABD Savunma Bakanı Donald H. Rumsfeld ise duyduğu öfkeyi, söylemlerinin sonunda kullandığı ” Yaşlı Avrupa” vurgusuyla dile getirir.

Hükümetler arasında bu şekilde karşılıklı restleşmeler yaşansa da bu, Alman ve Amerikan istihbaratındaki ilişkilere yansımaz zira eskilere dayanan dengeler kurulmuştur arada. Schröder Hükümeti, söylemlerini sürdürürken BND, Iraktaki operasyonlarına başlamıştır bile! Daha sonra her ne kadar kamuoyuna sorumluluklarının; olası bir operasyonda sivillerin yanlışlıkla vurulmaması için yaşadıkları yerlerin tespit edilmesiyle sınırlı olduğu açıklansa da gerçeğin hiçte öyle açıklandığı gibi olmadığı iddia edilecektir. İşte tartışmaların odak noktası da sanırım burası. Çünkü BND’nin savaşın sonucunu ABD’nin lehine çevirecek çok önemli istihbarat çalışmalarında bulunduğu bilgisi, The NewYork Times Gazetesi tarafından gündeme getirilir. Eğer söylendiği gibi önemli bir destek verilmişse kendilerine Amerikalılar bunu niçin açıklama ihtiyacı duydular? İktidarla halk arasında bir güven problemi mi yaratmak istediler? Ekonomi ve siyasette aldığı insiyatif günden güne büyüyen bir Almanya, her yönüyle düşünülmesi gereken bir tehdit unsuru mudur? Her ne ise Almanlar bu sorulara cevap bulmuşlardır sanırım.

Peki, Irakta BND ne yapmıştı? Bağdat’ta bulunan iki Alman ajanı,Saddam Hüseyin’in Bağdat’ı savunma planını ele geçirerek bunu bir Alman subayı aracılığı ile işgalden bir ay önce Amerikalı komutanlara ulaştırmışlardı.

A.AKDENİZ

sun1

Written by hadrianapolis

December 19, 2008 at 10:40 pm

Posted in Political

Tagged with ,

Kristol’ün Kehanet Küresi’nden Amerika’nın Geleceğini Okumak

with 2 comments

Amerika’nın, yeni başkan Obama ile dış politikada nasıl bir yol haritası izleyeceği konusu, bugünlerde en az Amerikan halkı kadar dünya kamuoyunun da ilgisini çekmekte. Doğrusu, bu eğilimi yalnızca ilgi düzeyinde bir merakla açıklayamayız. Çünkü 11 Eylül saldırılarının, oluşan kaotik ortamın miladı kabul edildiği tarihten bugüne aradan geçen bunca zamana rağmen müttefiklere aradıkları güven ve istikrarı sağlayamayan Amerika, başta ekonomik kriz olmak üzere, her tür terör olayının da odak merkezi olarak algılandığı bir konuma düşmüştür. Bunda hiç şüphesiz, baba Bush ile başlayan ve oğul Bush ile sürdürülen neocon politikalarının olumsuz etkileri bulunmaktadır. Peki, dış politika başta olmak üzere her konuda pragmatist bir realizmin öncülüğünü yapmış bir ülke, bu gerçeği nasıl göz ardı edebildi? Bu durum, seçmenlerinin sayısal oy çokluğu ile gurura kapılarak gerçeklerden kopan iktidar ve ardındaki odakların hatalarıyla açıklanabilir mi yalnızca? Bir yönetim körlüğünden söz edilebilir mi burada? Elbette hayır. Sanırım, durum bundan daha vahim.

Yirminci yüzyıla dek homocapitalist bir varlık olan insanlık artık dünya algılamasında yeni bir çığır açarak kendisine sunulan imkânlarla yetinmemekte bugün. Yeni açılım ve heyecanlara yönelmekte, yeni ihtiyaçlar belirlemekte kendisine. Belki henüz kendisinin dahi adlandırmadığı bu dönüşümün ardından mistik söylemleri ve bu bağlamda dinamik bir politik açılım vaat eden neocon’cu akımlara prim verdi. Yaşanan tecrübeler realist politikaların haklılığının anlaşılmasına yetti mi? İşte Amerikan iç gündemi siyasi çevrelerde böyle bir tartışmanın yaşanmasına tanık olmakta.

2001 yılından beri gösterdikleri başarısız performans ile gözden iyice düşmesi gereken neocon politikaları ellerindeki basın aracılığıyla politikada realist açılımları savunan ve yakın bir zamanda Amerikan başkanlık koltuğuna geçecek olan siyasi odağın kendisini yeterince anlatabilmesine izin vermemektedir.

Realist politikacıların dış politikaya bakış açısı nedir? Bunu kendileri ; “ Dünya gerçekte nasılsa, ona öylece davranılması gerektiği” şeklinde formüle ederler. Uluslar arası sistemin rekabetçi bir ortam olduğu ve bu arenada devletlerin başkalarına güvenmeden, dış tehdit algılamasını abartmadan, önceliklerini doğru olarak sıraladığı ve başka coğrafyalarda budalaca maceralara atılmadığı bir politik görüş olarak özetlemek mümkün. Abartılı bir global sosyal planlamaya, çıkarların hayati ölçüde tehlikeye girmediği sürece karşı çıkarlar.

Ulusal yapıların gücüne inanarak onlarla mücadele yerine işbirliğine gitmeyi fakat tehdide dönüşmeleri durumunda “böl ve yönet” mantığı ile pasivize edilmelerini ilke edinirler.

Nitekim başta Kennan olmak üzere realist politikacılar, dünya üzerinde komünist bloğun tek bir vücut şeklinde düşünüldüğü zamanlarda, durumun hiçte zannedildiği gibi olmadığına inanarak 1970’li yıllarda Amerika’ya Kızıl Çin’le yakınlaşma tavsiyesinde bulunmuşlardı.

Maniheist felsefenin şekillendirdiği neocon yaklaşımı sanırım önümüzdeki dönemde nüfuzunu iyice yitirecek Amerikan seçmeninin gözünde.

Çok kutuplu bir yapılanmanın iyiden iyiye kendisini göstererek palazlandığı bugünkü süreçte bir nevi klasik dönemin siyasal modelleri ile Obama iktidarına danışman olmaya hazırlanan Realist Politik söylemler kabul görmeleri durumunda acaba şu anki gidişata nasıl bir cevap verecekler? Bence Obama, kendileriyle dirsek temasına geçti bile.

Çok kutuplu yapılanma kendi sınırlarını belirleyinceye kadar gündemin sıcak gelişme ve çalkantılarla şekilleneceği bir arenada Amerika, kendi donanımlarıyla burada yer almaktan kaçınmayacaktır. Dost ve müttefiklerinin konumunu bir daha gözden geçirerek, oyuna şimdi kimlerle ve nasıl devam edeceğinin kararını vermekle meşgul olmalıdır.

Aydın AKDENİZobamasauron

Written by hadrianapolis

December 8, 2008 at 3:58 pm

Posted in Political

Tagged with

Mina’da Hangi Şeytan’ı Taşlıyoruz?

without comments

Hac mevsiminin arifesinde olduğumuz şu günde, Hac farizasını yerine getirmek amacıyla mukaddes beldeye giden hacılarımızın mahşeri bir kalabalıkta bin bir mihnet ve meşakkat içerisinde yapacakları ziyaretin indi ilahi’de kabul olması ve sağlık, afiyet içerisinde sevdiklerine geri dönmeleri dileklerimle yazıma başlamak istiyorum.

Hac ibadetinin yerine getirilmesi sırasında bilindiği gibi Mina’da şeytan taşlanır. Hacılar daha önce topladıkları taşları Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri, Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre olmak üzere şeytana üç şekilde taş atarlar ve bunun yapılması hac ibadetinin vacipleri arasındadır. Şeytan, gerçekten atılan bu taşlardan etkilenmekte midir? Bilindiği üzere varlığı madde ötesi bir cevhere dayanan şeytanın fiziksel şiddetten etkilenebileceğini düşünmek mümkün olmadığına göre bu taşlama niçin yapılmaktadır? İbn Abbas (r.a), bu soruyu kısaca şu şekilde cevaplıyor bize; “ Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim ( a.s.) ’in yolunu izliyorsunuz.”

Bunu yapmakla bir nevi, Hz. Âdem’den beri insanlığın ortak bir düşmanı olan şeytan ve onun temsil ettiği kötülük ile aramıza mesafe koymuş oluyoruz. Kötülüğe karşı iç dünyamızda bir direnç geliştirerek, dayanışma içerisinde buna karşı ortaklaşa bir tavır alıyoruz. Yaratılışımızın doğal bir sonucu olarak bizi her tür varlıktan ayıran, üstün bir konuma getiren insani algı ve melekeleri bu vasıf ve özelliklerde bulunmayan dinamiklerden ayırarak yaratıldığı ilk andaki safiyetiyle koruma kararlılığını gösteriyoruz.

O halde, İslam’da “ şeytan” kavramı acaba ne şekilde alınıyor ele? Şeytan, antik mitolojilerde olduğu gibi insanın canına, hayatına kast eden ve amacına ulaşmak için tanrısal yeteneklerini zavallı insanı ortadan kaldırabilmek için seferber eden bazen keçi, bazen ihtiyar bir adam ve bazen de yılan şeklinde ortaya çıkan ütopik bir kötülük odağı mıdır? Yâda, merhamet tanrılarına yaratılışta ortak olan karanlık ve kötülüklerin yaratıcısı düalist inançların bir ürünü müdür?

Çeşitli ayetlere bakıldığın da dinimizde ki “şeytan” olgusu, diğer konularda olduğu gibi tamamen farklı ve orijinal bir şekilde alınmış ele. O, issiz ve dumansız bir ateşten yaratılmış. Algı ve muhakemenin beş duyu ile sınırlı olduğu, ortaya konan her tür kültürel olgunun bu derinliği aşamadığı 7. asırda Kur’an, madde ötesi bir cevherden bahsediyor bize. Enerjinin, ultraviyole şeklindeki dalgalanışları, biyolojik canlılık için zararlı bir etkiye sahip. Yapı taşı muhtemelen bu niteliklerinde çok ötesinde olan bir ateş düşünün. Öyle ki, bu, bir yönü ile de insanda olduğu gibi akıl ve irade sahibi olan bir aşkın varlık. Maddi kalıplara indirgenmemiş bir varlığı bulunmakta. Zaman ve mekân, maddeyi algılamada kullanılan ölçüler, bundan soyutlanmış olan aşkın bir varlığın nüfuz edemediği bir yer bulunmamakta. Şeytan, kendisi gibi bilme kudretiyle donatılmış fakat varlığı vücut kalıpları içerisinde sınırlandırılmış olan insanın, kendisinden farklı olabilecek üstünlüğünü idrak edemez. O’nun biyolojik varlığını sürdürebilmek adına ihtiraslarının kurbanı olacağını sezer. Baş kaldırışı bunadır. Fakat anlamadığı şey; mükemmelin ortaya çıkmasında kontrollü bir kötülüğün gerekliliği gerçeğidir. Yürümeyi öğrenen bir çocuğun bundan önce düşüp kalkmasındaki yanılgılarında olduğu gibi insan, yaratılış gayesi ve biyolojisi arasındaki dengeleri kurup olgunlaştırıncaya kadar bilerek ya da bilmeyerek hata ve eksikliklerinden alıkoyamayacaktır kendisini. Şeytan taşlama, sembolikte olsa insana bu yöndeki kararlılıklarını hatırlatan ve kendisi ile yaratılışındaki mükemmelliğe ulaşmada engel olan ağırlıklarından kurtulmasını telkin eden ulvi bir ibadet olmaktadır.

Aydın AKDENİZe28098satan_-per-c3b8yvind-haagensen-norway

Written by hadrianapolis

December 7, 2008 at 1:57 pm

Putin’in Gücü, Büyük Britanya’nın Doğuşunu Engellemeye Yetecek mi!

without comments

CORRECTION APTOPIX India Shooting

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Afrika kıtasında birdenbire patlak veren ve tüm ilginin bu bölgeye yoğunlaşmasına neden olan korsan eylemlerinin yankıları henüz sona ermeden dünya bu kez, Hindistan’daki eski adıyla “Bombay” olarak bilinen şehirde büyük bir katliam girişimine tanık oldu.

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi terör eylemleri, bugünlerde tarihsel geçmişindeki ideolojik ve siyasal formatıyla çıkıyor karşımıza. Hollywood stüdyolarında kurgulanmış filmler izleniyor sanki demiştim o yazımda. Fakat bu tespitimde yanıldığımı düşünüyorum artık. İnsan merkezli hiçbir siyasal proje, insanın değişkenliği nedeniyle bu denli kontrol edilemez. Artık çok kutuplu dünya dengelerinin birbiriyle olan çekişmelerine yeniden tanık olacak insanlık.

Toprakları üzerinde güneşin batmadığı Büyük Britanya İmparatorluğu derin uykusundan yavaş, yavaş uyanmaya mı başladı nedir! Şu finansal krizlerle boğuşan dünya piyasaları kendilerine bir çıkış yolu ararlarken akıllara her nedense birden bire eski kolonyaller geldi. Sahi, şu eski sömürge ulusların bir şekilde hizaya getirilerek cebren dahi olsa ikna edilmeleri mümkün müydü acaba? Eski dönemlerin ekonomileri farklı ihtiyaçlara yönelik olduğu için yeterince faydalanılamamış atıl kaynaklar, modern zamanların teknolojik bilinç ve donanımından büsbütün mahrum olan şu barbarların elinden alınamaz mıydı? Hazır, dünya aktörlüğüne oynayan şu dev, şimdilik kendi sorunlarıyla meşgulken küçük bir manevra yapmanın ne sakıncası olabilirdi!

Evet, Hindistan birden bire sorunlu bir bölge haline dönüştü şimdilerde. Nasıl dönüşmesin; Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medyedev’in, Hint Başbakanı Manmohan Singh ile nükleer enerji ve uzay araştırmalarında ortak hareket etme kararı alıp karşılıklı anlaşmalar imzalamaları. Ardından, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir Rus savaş gemisinin Panama Kanalını geçerek Romdan Limanı’na demirleyecek olması, bu durumun; Venezuella ile yapılan ortak bir deniz tatbikatıyla birlikte bölgede Rus etkisinin güçlendirileceğinin açıklanması zaten ortaya çıkmış olan kaosun habercisi oldu. Fakat terör hareketlerinin kışkırtılması bu bölgede beklenen sonuçların alınmasına yeterli olmayacaktır. Arkadan ne gibi açılımların yapılacağını doğrusu merak etmemek elde değil.

 

Aydın AKDENİZ

aakdeniz1965@gmail.com

 

Written by hadrianapolis

December 6, 2008 at 1:33 pm

Posted in Political

Tagged with , ,

Mihenk Taşı

without comments

siir10094ou0Kadim bir miras o, bize hilkati ezelde

Cana bir neşve iken perdedir tende.

İzahı her dilde olsa da ayrı,

Sen, ben yok aslında, mayamız aynı.

 

Göz takılır elbette, suret-i sirete,

Başkaca nasıl oyalanır insan, acaba sence?

Beşerin üstlendiği tüm bir mihnette,

Bilesin, mesele devralınan tiynette.

 

 Aydın AKDENİZ

 

Written by hadrianapolis

December 4, 2008 at 8:19 pm

Posted in Poem

Tagged with , ,