Archive for October 2008
Meşe közünde sabahlayan testideki kaz yahnisinin işveleri
Allah gani, gani rahmet eylesin. Hatıralarımda unutulmaz izler bırakmış olan büyükbabamın bir vakitler yaşadığı Manyas Kuş cennetine takriben yirmi, yirmi beş kilometre uzaklıkta ki Erecek Köyü’ne giderek orada üç beş gün geçirmek, şimdilerde özlemle andığım mutluluk dolu günlerdendir.
Üzeri çoğunlukla sanırım buğday demetleriyle örtülmüş kerpiç evlerde, kandil ışığıyla aydınlatılmış bir odada, ocakta kocaman meşe odunlarının gürültüyle yanarken çıkardıkları sesleri dinleyerek uyunan bir gece için şimdilerde neler, neler vermezdim ki. Aradan otuz yıl geçse de dün gibi hatırlanan günlerdi o zaman dilimleri.
Büyük babam ilerleyen yaşına rağmen dağdan eşeğiyle keserek getirdiği odunları, balta ile kesip, keçileri için yapılan barınağın sahanlığına bunları istifledikten sonra, damdaki hayvanların bakımını yapar ve “ setresini ” alarak köy kahvesine gider. Orada yaşça akranı sayılmasa da diğerlerine göre daha yaşlı olan arkadaşlarıyla bizim çocukluk aklıyla muzip bulduğumuz ve izlerken gülümsememize neden olacak bir şekilde; bir birlerine iyice sokularak, söylenenleri duyabilmek için neredeyse kulağını diğerinin ağzına sokacak kadar eğilerek konuşurlardı aralarında. Gece, ellerinde içine kandilin konulduğu fenerle güç bela eve döner ve ocak başında kendisi için hazırlanmış pöstekiye kurularak bize çoğunlukla gençlik günlerine ait hatıralarını anlatırdı. Şehre geldiğinde onun huzursuz olduğunu ve fazla oyalanmadan işini bitirir bitirmez köye döndüğünü hatırlarım. Beton binaların kendisini rahatsız ettiğini söylerdi. Daha o günlerde bile fabrikasyon sayılabilecek gıdalar tüketmezdi. “Tadı saman gibi oğlum, nesini seviyorsunuz bunların derdi.” Ve devam ederdi; “ Bu yiyecekler yüzünden etraf genç yaşlılarla dolmuş baksanıza bir. Bunlar bizim yaşımıza gelseler ne yaparlar bilemiyorum.” Bu sözlerin anlamını bugün daha iyi biliyorum artık.
O ocak başında bize bir gün şunu anlatmıştı ; “ Oğlum bak, lezzetli bir kaz yahnisi için biz eskiden birkaç kazı diğerlerinden ayırır, kümese çekerdik. Onları orada kırk gün kadar çeşit, çeşit bakliyatın ununu çekerek hazırladığımız lapayla besler ve semirtirdik. Ama bu havaların soğuk olduğu kış günlerinde yapılmalı aksi halde hayvanın eti kokar. Sonra hayvanın yağını üzerinden kazır ve alırdık. Ocakta ağır ateşte ve hatta sadece meşe közünün bulunduğu küllerin arasına bıraktığımız destinin içine büyük bir parça et ve Manyas gölünün oradaki Hamamlı Köyünden getirttiğimiz kuru fasulyeleri koyardık. Ayrıca kabuğu soyulmuş soğanları doğramadan bütün, bütün bu karışımın içine koyar sonrada destinin ağzını kapatırdık. Akşama kadar, köz içinde pişecek olan bu lezzetli yemeği beklerken ninen de bu arada bahçede ki fırında köy ekmeği pişirir, bazlamalar yapardı. Ekşi macunla maşrapaları doldurur, sonrada afiyetle yerdik yemeğimizi. O vakitler baban da…” diyerek uzar giderdi ocak başı sohbetleri.
Vefat ettiğinde yaşı doksanı geçkin ve vücudu gayette zindeydi. Bugün hormonlarıyla oynanmış ya da adını bile telaffuz etmekte zorlandığımız kimyasal içerikli katkı maddeleriyle yetiştirilen veya meyvesini yedikten sonra tohumunu alamadığımız ürünleri görse idi gözlerine inanabilir miydi acaba? İçinde kurt ve böceklerin bile mesken tutamadığı bu meyveleri değil tüketmek evinin bahçesine bile atar mıydı acaba diye sormaktan alamıyorum kendimi.
Aydın AKDENİZ
aakdeniz1965@hotmail.com
Dear Aydin,
Let’s get right to it. With one week before Election Day, these three great members of Congress need your help right now.
Kirsten Gillibrand was one of the earliest volunteers in my first race for the Senate back in 2000 helping to organize Women for Hillary. In 2006, she unseated a Republican incumbent in upstate New York; now she faces a tough campaign in her first reelection.
Pennsylvania’s Paul Kanjorski is facing a barrage of negative attacks from Republicans desperate to win his seat. He’s a great friend who works hard on behalf of the people in his district; now he needs our help.
And Joe Sestak — also from Pennsylvania — is a retired admiral who worked in the White House during Bill’s administration. Like Kirsten, he defeated a Republican in 2006, and we need to make sure he wins his race this year so he can continue to speak out for sensible national security policies on behalf of the men and women of our armed forces.
These three friends have been on the front lines fighting for us, and with Barack Obama in the White House they can help put America back on the right path.
But they’re in three hotly contested races — races we must win if we want to keep and expand our majority in the House. Make sure Kirsten, Paul, and Joe will be back in Congress next year.
Make the difference for Kirsten, Paul, and Joe — contribute directly to their campaigns today.
After Barack Obama wins the White House, he’s going to go to Congress and ask for support for his agenda — the same agenda you and I have been working for.
Every vote he can count on in Congress will make a difference to the millions of Americans who count on us for leadership. That’s why it’s so important that we make sure great Democrats like Kirsten, Paul, and Joe keep their seats in Congress and keep fighting every day for the American dream.
The Republicans think they have a shot to win all three of these races, and they’re dumping millions of dollars into the typical GOP playbook: negative attacks, negative attacks, and more negative attacks.
If Kirsten, Paul, and Joe have the resources they need to fight back in the final seven days, I know they’ll win. It’s up to you to make sure they do.
It’s up to you — make sure Kirsten, Paul, and Joe can stand up to the Republican attack machine. Contribute now to their campaigns.
After all our hard work, we’ve almost reached our goal. With Barack Obama and Joe Biden in the White House and bigger Democratic majorities in Congress, we’re going to achieve things that didn’t seem possible just a few years ago.
I’m so proud to have had the opportunity to work with you, and I know that your friendship and support will continue to make a difference for me and for America in the years to come.
Thank you so much,
Hillary
Rabia Hatun’un Şiirleri
Kâş – ey gün üzre sûret-i cânân olsaydı kâş
Çeşmân-ı çarh o sûrete hayran olaydı kâş
Yetmez dü çeşme avâlim-i hüsnün gözetmeye
Nev-i beşerde bir nice çeşmân olaydı kâş
Baktım semaya vecd ile, cânâna benziyor!
Sonsuz süren uzaklığı hicrana benziyor!
Esdikçe bâd ufuklara gâh inliyor gibi
Eflâkı mest eden ney-i Yezdâna benziyor!
Bir gül olaydı gönlüm canan koparmağ üzre!
Bir bûy olurdu cânım bir an o parmağ üzre!
Bir destân içinde âfâk-ı dehrî dutmuş
Bir ism olaydı cismim cânâna varmağ üzre!
Yıldızların ziyâsı sadâdır senin gibi,
Bir sese aydın et dili kim mahbesin gibi!
Salkımlarında nûr olup âvâz-ı kubbenin
Dolsun ko semti cânıma da’vet-resîn gibi!
Sen gülce bilirsin, ne ditor dinle şu güller!
Kulkul dediler hep şu kadehlerdeki müler
Gül, mül sana soy sop gibi dert anlatır Ammâ
Bil bilmediğin dil konuşur gamlı gönüller!
Bir ses içimde kalmış, cânan unuttu zâhir!
Benzer sabâya gönlüm, nakl-î sadâya kadir!
Cânan sesinde mâ’na bir fazla muhteva kim
Yeksan ne denlü olsa ihsân-ü kahra dâir!
Tutsam hayâl-i yârı nigâhımla bağlasam,
Her göz yaşımda aksinî gördükçe ağlasam!
Yeldây-ı becred belki ziyâ bahş olur diyû
Aşk ateşiyle hâtır-ı cânânı dağlasam!
Zaman ummânı ettikçe tebahhur,
Gönül ben aşk-u şevk eyler tahattur;
Amansız bir zamânın pençesinde
Zamansız bir mekân eyler tasavvur.!
Hicran tarîkı ancak yol mâverây-ı aşka;
Cânan konâgı başka, canlar durağı başka!
Derya sığarsa deste, hasret sığar vîsâle;
Ders aldık ol cihetten biz başlayınca meşka!
Söseydi bir nefeste güneş, bir nefeste ay,
Bir bâd esüp de encüm ineydî alay alay ;
Zulmet sileydi cümleten eşkâl-î âlemi;
Ancak olaydı gün gibi zâhir o kaşı yay!
Veym itme kim kudûmunu cür’etle gözlerim ;
Ancak senün hayâlini hasretle özlerim!
Olaydı kâş iki gönlüm, tahammül eyler idim
Biriyle hecrine, diğer biriyle vuslatına!
Rûz-i ezelde oldum cânâna bend-u bende;
Hasret çekerdi rûhum dünyâda görmeden de !
Te’siri var mı bilmem şekliyle renginin hiç
Ateşlendirilirken aşkım her lâhza cân-u tende !
Mağrıbda gün doğaydı ircâ, içün zamân ;
Muğdan gelür peyâmı bir böyle inkılâbın ;
Gördükçe anca gördüm cânımda çün cihânı!
Cânân içimdedir, nitekim cân içimdedir ;
Vuslatla hasretin teri hep bir biçimdedir!
Neşeyle hüznü fasl edebilmek ne haddime;
Hicrân içimde vasl ile birhoş geçimdedir
Hasret biterse ömr ile vuslat mıdır ölüm?
Fâni bekayı meyliye mâ-ba’d-i hecr ise!
Hicrân cehenneminde çözülmez bu kördüğüm,
Ey gözlerinde cennet-i a’lâyı gördüğüm!
Mahşerde cemâlinle denir cümle mübeşşer;
Rabbim bana sen hüsnünü cânan gibi göster!
Bûy-i gül bir peyâmdır andan,
Dem-i bülbül selâmdır andan;
Yüreğin sîne içre dem çekişi !
Bir nihâî kelâmdır andan!
Bir gün gelecek, yer yine mevcûd olacaktır,
Gökler yine sonsuz gibi mahdûd olacaktır;
Bir şey yalnız eksilecek nazm-ı cihandan;
Aşkın gibi hüznün dahi mefkuud olacaktır!
Gül âşık olup bülbüle feryad ediverse,
Bülbül onu ihmâl ile berhâd ediverse ;
Dünyâ dönerek tersine şark eylese garbı,
Cânan bize hasret çekerek yâd ediverse!
Tâ’yini güç gelir bana rûhî cihâtımın ;
Cânanda ilm-i hey’eti iç kâinatımın!
Hem fecre, hem de zulmet-i yeldâya benziyor;
Sonsuz gözünde rengini gördüm hayatımın !
Güllerde nola şuûr olaydı,
Sen özleyü özlerin yolaydı!
Elvanda olaydı hiss-i hasret;
Rengin düşünüp cihan solaydı!
Bir nûr aradım gözlrinin rengine benzer,
Gönlüm hep o hülyâ ile deyr etti cihânı;
Bir ses aradım dildeki âhengine benzer!
Sana bilmem niçün, nasıl her an
Bütün insanlar olmuyor kurban?
Senden evvel nasıl, niçün yaşamış,
Sonra yâhut nasıl yaşar bu cihân?
Bir vasle bedel saniye-i hasret-ü hecrin;
Ondan geliyor renğişu gönlümdeki gecrin!
Söndürme yanan âteşi hicrânı içimde;
Yakmak şu yanık kalbi senin en büyük ecrin!
Hicrân visâli sevse de öğrense hasreti,
Cânân firk-i tatsa da fark etse firkati;
Bir hâlet olsa herkese bildirse kendini,
İnsan bulurdu belki şu varlıkta lezzeti!
Payûn Sadâsı
Payük sadâsı gelse de sen hiç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek vuslat istemem
Bulsam izünle semtünü ol semte irmesem
Aşsam zamânı hasretün encâmı gelmeden.
Cânan İçümdedir
Cânan içümdedir nitekim cân içümdedir
Vuslatla hasretün yeri hep bir biçümdedir
Neş’eyle hüznü fasl idebilmek ne haddime
Hicrân içümde vasl ile bir hoş geçümdedir.
Yararlanılan Kaynak ; “ İslam Hanımlarından Kıssalar”, İnci BEŞOĞLU, Nur Yayınları, Gaye Matbaası, 1981- Ankara
Aydın AKDENİZ
aakdeniz1965@hotmail.com
Çeşitli Bilim Adamlarının Kur’an-ı Kerim Hakkındaki Görüşleri
Fransız müsteşriklerinden olan Rene Bassaet, “ La posie arabe ante-islamique” isimli eserinde ; “ Kur’an edebi güzelliğin ezeli ve ebedi örneğidir. Hem de öyle bir örnektir ki, müfessirlerin dedikleri gibi melekler de insanlar da o kutsal kitabın herhangi bir ayetine denk tek bir cümle bile yazmaktan acizdir.” Demiştir.
Meşhur İngiliz bilginlerinden Stanley Lane Pool , “ Le Koran, sa poesie et ses lois” isimli kitabın da ; “ Kur’an’ın hiçbir kısmı Arapların vezin kaidelerine uymaz. Buna rağmen Kur’an, tam bir nesir de değildir. Fakat vezinsiz bir şiir özelliğini göstermekte ve gayet beliğ bir nesir şeklindedir.” Demektedir.
Fransız müsteşriklerinden Dr. Gustave Le Bon, “ La civilisation des arabes” isimli eserinde ; “ İslamiyet, saf ve halis vahdaniyeti dünyaya açıklamış ilk din olmak şerefini iddia etmekte haklıdır. İslam’ın o harikulade sadeliği işte bu saf ve vahdaniyetten doğmuştur ve onun kuvvet ile kudreti de işte bu sadelikte aranmalıdır….. İslamiyet’ten önceki dinler insanların ruhları üzerindeki hâkimiyetlerini kaybetmeye başladıkları halde, Hz. Muhammed’in dini bütün kudret ve hâkimiyetini korumaya devam etmektedir… Kur’an-ın yeryüzüne olağanüstü bir hızla yayılmış olması, onun tebliğ ettiği dine düşman olan müverrihleri daima şaşkınlık içinde bırakmıştır.” Demiştir.
Budapeşte üniversitesi profesörlerinden I. Goldziher, Fransızcaya tercüme edilen “ Le dogme ete la loi de l’islam” isimli eserinde ; “ …Kur’an, ismiyle maruf olup Allah tarafından vahy edilmiş olan bu kitap aynı zamanda bütün dünya edebiyatının bir abidesidir.”demektedir.
Upsal üniversitesi profesörlerinden Nathan Söderblom Fransızcaya çevrilen , “ Manuel d’historie des Religions” adlı esrinde şunları yazmaktadır ; “ Kur’an, belli zamanlarda Hz. Muhammed’e tebliğ edilmiş Allah sözüdür ve semadaki örneğinin aynı olarak tebliğ olunmuştur; işte bundan dolayı da yanılmazdır.”
John Davenport’un Ömer Rıza tarafından Türkçeye çevrilen , “ Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim” isimli eserde şunları yazdığını görüyoruz ; “ Müslümanlar derler ki, Musa ile İsa’nın mucizeleri geçici. Muhammed’in mucizesi süreklidir, ebedidir. Bu harika, eski dönemlerin bütün harikalar kaynağından yüksektir.”
Fransız müsteşriklerinden (şarkiyatçılarından) olan Emile Dermenghem , “ La Vie De Mahomet” isimli eserinde ; “ Kur’an, Hz. Muhammed’in tek mucizesidir. Edebiyattan daha üstün olan güzelliği ile zihinleri aydınlatma gücü bugün hâlâ halledilememiş bir muamma özelliğini korumakta ve hiç sofu olmayan okuyucularını bile istisnai bir heyecan içinde bırakmaktadır.” Demektedir.
Medeniyet tarihi kitaplarıyla meşhur, Amerikalı tarihçi, Will Durant ‘ın Fransızcaya çevrilen , “ Histoire de la civilisation medievale” isimli kitapta yazar, şunları söylemektedir ; “ … Yarı şiir, yarı nesir şeklinde bir ifadesi vardır; vezin uyumuyla kafiye her tarafında hissedilir ama bunlar bilinen genel kaidelere uygun şekilde değildir. Özellikle Mekke devrinin eski surelerinde muhteşem bir vezin uyumuyla öyle asil bir üslup heyecanı vardır ki onu ancak Arapçayı iyi bilenlerle İslamiyet ten hoşlananlar hissedebilirler.”
Yararlanılan Kaynak ; “ Garp İlminin Kur’an-ı Kerim Hayranlığı”, İsmail Hâmi DANİŞMEND, Dergah Yayınları, 3. Baskı, Ekim–1978.
Aydın AKDENİZ
Dudayev’i Nasıl Öldürdüler?
Dudayev’in suikasta maruz bırakıldığı tarihten bu yana oniki yıl gibi uzun bir zaman geçmiş bile. Komplo teorleriyle o yıllarda mı tanışmıştık? doğrusunu isterseniz hatırlamıyorum. Fakat böylesi kavramlar, dünya kamuouyuna taşındığı andan itibaren ard arda küresel ölçekli şok edici gelişmelere tanık oldu insanlık. Gelinen nokta malum, sıradışı gelişmelere sıradan tepkiler verir olduk. Dudayev’in vefatı sonrasında konunun ele alınış şekli ile ilgili bir yazı örneği sunuyorum dikkatlerinize. Kaynak;Compromat.ru , Çeviri; İbrahim Ali
” Aleksey Fanim
21 Nisan 1996 yılında Cohar Dudayev Rus savaş uçağından atılan füze ile öldürüldü. Çeçen önderin yaşadığına dair yapılan dedi kodular artık uzun bir süredir ki halkı heyecanlandırmıyor. Dudayev efsanevi kahraman olamadı. O öldü ve ondan daha ölü de olunmuyor.
Rusya tarafından Çeçenistan’ın birinci devlet başkanının öldürülmesi, Kuzey Kafkasya’da yürütülen tüm savaş boyunca Rusya özel birimlerinin yaptıkları en başarılı operasyondu. Bizim Çekistler sonralar bunun benzeri bir başarı elde edemediler.
Biz olaylarda bizzat bulunan insanlarla görüşmek ve konuşmak fırsatı bulduk. Belli sebepler yüzünden ise onların isimlerini açıklayamıyoruz.
Şunu itiraf edelim ki, konuşulanlar bizi derinden tefekkür etmeye zorladı. Çünkü Rusya’yı yönetenlerin nasıl karar verdikleri ve bu kararların sonuçlarının hepimiz açısından ne kadar vahim olduğunu bilmek insanı şoke ediyor.
ÇEÇEN LİDERİN ÖLÜMÜNÜ KİM SİPARİŞ ETTİ
Dudayev’in öldürülmesi, Rusya’nın yüz karası Hasavyurt anlaşmasını imzalamasından dört ay önce gerçekleşti. O, o kadar da gerekli değildi ve neredeyse hiç bir sonuca götürmedi. Bunu şöyle ifade edelim, futbol maçında bir takım büyük bir hesapla yeniliyor, ancak bir kontur atak yapıyor ve rakip fileleri güzel bir golle bir kere havalandırıyor. Bu sadece saygınlık golüdür ve maçın sonucunu kesinlikle etkilemiyor.
İşin aslına bakıldığında isyancı generalin öldürülmesi ilk Çeçen olayları başladıktan sonra düşünülmekteydi. Onu öldürmek emrini şahsen âli başkomutan Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin vermişti. Bu sadece öç alma duygusuydu. Bu Rus savaş generallerinin büyük hatalarından ve beceriksizliklerinden doğan durumun öcünün alınması idi.
Doğurduğu sonuçlar yüzünden uzun yıllardır acısını çektiğimiz Çeçen savaşı 1991 yılının Eylül ayında ortaya çıkmaya başladı. SSCB büyük acılarla sonuna yaklaşmaktaydı.
Devrimciler üzerinde başarı kazanıldıktan sonra Kremlin’in yöneticiliği meselesi görüşülmekteydi. Çeçen Halkının Umum milli Kongresi Çeçen devletinin bağımsızlığını ilan etti. Devletin başında pilot-General Afgan savaşının kahramanı Cohar Dudayev bulunmaktaydı.
Çeçenistan’da bölücülük haleti ruhiyesi yetişmeye başlamıştı. İslam devleti oluşturmak düşüncesi ortaya atıldı. Dudayev de bu düşüncenin esiri oldu. 1994 yılına gelindiğinde o iyice sınırları aştı. Yalnız 1938 yılında yazılı diline kavuşan bir halka neredeyse zorla kabul ettirilen vahhabi ideolojisi askeri yemin haline getirildi. Bu ideoloji ‘kâfirlerle’ savaşmayı gerektiriyordu.
Her şeyden önce cumhuriyetten uzaklaştırılan Rus ordusu ‘kafir’ ilan edildi. Öyle bir durum ortaya çıktı ki, onların hepsi son askerine kadar birkaç hafta içerisinde silahlarını, sahip oldukları teknolojiyi ve askeri malzemelerini de bırakarak Çeçenistan’ı terk ettiler. Bunun nasıl olduğunu her halde en iyi Pavel Graçov (dönemin savunma bakanı) bilmektedir. Çünkü bizzat onun suskunluğu ile rıza göstermesi ile olaylar gerçekleşmekteydi. Büyük bir iyilik sonucunda tanklar, uçaklar, roket malzemeleri Çeçenlerin eline geçmişti. Silahlar açık bir şekilde Grozni’nın pazarlarında satılmakta ve yığınla Rusya’ya doğru gelmekteydi. O zamanlar Çeçen mafyası ülke ticaretinin tahminen yüzde 50’sini kontrolü altında tutmaktaydı.
O zamanlar Moskova’da ise Verhovniy Sovyet’in (eski Sovyet Parlamentosu) ortadan kaldırılması ve Devlet Duma’sının oluşturulması ile meşgul idiler. Çeçenistan’a elleri ulaşmıyordu.
İlk uykudan uyanan ise seçimlerden sonra Devlet Duması oldu. 25 Mart 1994 tarihinde Duma şöyle bir karar çıkardı. “Rusya federal organlarının Çeçenistan devlet organları ile siyasi ilişkilerin yoluna koyulması gerekiyor.” Buna eşzamanlı olarak Çeçenistan’ın bazı ilçelerinde Dudayev aleyhtarı muhalif gruplar güç kazanmağa başladı. Onlara Kremlin tarafından her türlü maddi destek sağlanmaktaydı.
Başlarında ise Ömer Avturhanov duruyordu. Devlet ile Çeçenistan Geçici Sovyeti’nin (Avturhanov kendi organizasyonunu böyle isimlendirmişti) arasındaki ilişkileri ise FSK’nın (Fedaral Kont-Keşfiyat İdaresi) yeni tayin edilmiş başkanı Sergey Stepaşin yürütecekti. Ona Dudayev’in muhalifkerinin eliyle Dudayev rejimini vurmak görevi verildi. Beraber çalışabilme imkânlarını sağlamak için Avturhanov’un adamlarına Rusya’ya ait ofislerden bir kaçı tesis edildi. Rusya’nın kullandığı yer ise Moskova’da Mayakovskiy meydanında yerleşen Pekin oteli idi.
Stepaşin’in acele etmesi gerekiyordu. Çeçenistan’ı kontrol etmek içim petrol lobileri harekata geçmişti. Batılı tacirler bizim petrol imal müesseslerimize yatırım yapmayı kabul etmişti. Ancak bir şart ileri sürüyorlardı. Rusya BDT ülkelerinden gelen Hazar petrolünün Batıya naklinin güvenliğini temin etmek zorundaydı. Hazar denizini Rusya ile birleştiren tek petrol boru kemeri ise – Kizlar, Groznıy, Novorossiysk – Çeçenistan topraklarından geçmekteydi. Tam da o zamanlar Türkiye ile Azerbaycan Rusya’yı pas geçerek siyah altının (petrol) Türkiye üzerinden Ak Deniz’e aktarılması yönünde aktif çabalar sarf etmekteydi. ‘Her hangi bir’ Dudayev yüzünden milyarlarca dolarlık bir mali kaynağı kaybetmeyi ise Rusya resmileri kabul edemezdi.
Tam da o zamanlar Türkiye ile Azerbaycan Rusya’yı pas geçerek siyah altının (petrol) Türkiye üzerinden Ak Deniz’e aktarılması yönünde aktif çabalar sarf etmekteydi.
‘Her hangi bir’ Dudayev yüzünden milyarlarca dolarlık bir mali kaynağı kaybetmeyi ise Rusya yetkilileri kabul edemezdi.
EN İYİSİNİ İSTEDİLER
Dudayev’i devirme planlarını şahsen Stepaşin ve her nedense UFSK’nin başkent (Moskova) başkanı Savostyanov hazırlıyordu. Moskova’nın baş çekisti Savostyanov’a Çeçen meselesiyle nasıl bir bağlantısı olduğu sorulduğunda, o şöyle cevap vermişti: ” FSK’nın direktör yardımcısı gibi Kafkas meselesine ait işleri yürütüyorum” Onların “dahiyane hazırlanmış stratejik planlarının” sonuçları ise bellidir. Dudayev’i devirme planları rezaletle bitti. Cumhuriyet içerisinde otoritesini kaybetmeye başlayan Dudayev, tüm dünyaya esir alınmış Rus tankçılarını, toplanmış ve aldatılmış FSK temsilcilerini göstermekteydi. Böylelikle de eski pozisyonuna geri döndü ve otoritesini sağlamlaştırdı. Bir müddet geçtikten sonra Stepaşin hamle yapmak yetkisini eski çaylaklara yani Savunma Bakanı Pavel Graçov’a devir etti. Graçov ise şöyle bir ifade sarf ediyordu: “Çeçenlerle iki saat içinde bir alay askerle –paraşütçü komando alayı – baş edebilir.” Hiç düşünmeden tilki kurnazlığına başvuruyor. Genelkurmay Başkanlığı üç gün içerisinde Çeçenistan’a asker yürütme planını hazırlıyor. Graçov planı devlet başkanı Yeltsin’e sunuyor ve Yeltsin felaket kararı kabul ediyor.
Tüm bu olanlar yaşanırken Dudayev savaşın başlayacağını hissediyor ve Boris Nikolayeviç Yeltsin’le telefon bağlantısı kurmaya çalışıyor. Ancak bağlantı kuramıyor. Devlet başkanının yöneticilerini aşmak mümkün olmuyor. O zaman bu görevin başında Sergey Filatov durmaktaydı. Nasıl olduysa ve ne düşündülerse Yelsin’e generalin aradığını haber vermediler. Dudayev sekizinci denemesinden sonra tesadüf eseri SBP (Cumhurbaşkanı Güvenlik İdaresi) başkanı Aleksandr Korjakov’a ulaştı. O, büyük bir istek ve arzuyla barış talep etmekte ve kabul edilmesi zor olan geri adımların da atacağını bildirmekteydi.
Karjakov aynı gün Dudayev’in ricasını Yeslsin’e ulaştırmak kararına geldi. Devlet başkanına ait kulüpte gerçekleşen ve resmi olmayan konuşmaya Baş Muhafız İdaresi’nin başkanı Barsukov ve başbakan yardımcısı Soskoveç de katılmaktaydı. Onların her üçü de devlet başkanında askerlerin yürütülmesi konusunda acele etmemesini ve Dudayev’le görüşmesini rica ediyordu. Ancak Yelsin’i ikna etmek mümkün olmadı. O, SSCB ve Gorbaçov ile baş etmiş, inatçı parlamentoyu ortadan kaldırmış, yöneticiliği yolunda duran herkesi yok etmişti. Şunu tam olarak anlayamıyordu, o neden başına nerden düştüğü belli olmayan bir generalle anlaşmak zorunda olsun? Hem de o generali küçük parmağının hafif bir darbesiyle ezmek mümkün iken?
Korjakov’un konuşmasını Arkadiy Volskoy da “Segodnya” (Bugün) gazetesine verdiği demeçte doğrulamaktadır: “13 Aralık 1994 tarihinde İnguşetya’da Rus ve Çeçen yetkililer arasında görüşme yapılmaktaydı. Dudayev’in sözlerine göre onlar sorunun çözülmesine çok yakındılar. Anlaşmanın özünü Tataristan türü bir çözüm içermekteydi.
Aniden Moskova’dan gelenler konuşmayı yarım bırakıyor ve Boris Nikolayeviç Yeltsin’in Soçi şehrinde Dudayev’i beklediğini bildiriyorlardı. Dudayev bana bu olayı şöyle anlatıyordu: “Siz bana belki inanmayacaksınız Arkadiy İvanoviç ancak benim için bu haber bayram gibi bir şey oldu. Üç gün içinde yeni üniforma diktim. Şayet bu görüşme gerçekleşseydi inanınız ki hiç bir şey olmayacaktı. Ancak ben üniformamı hazırladığım bir anda aniden askerler harekete geçiyor. Böyle bir şey olamaz! Beni de anlayın, kendi başıma değilim. Siz bundan hoşlansanız da hoşlanmasanız da ben devlet başkanıyım.”
Askerler çıkarılmadan önce Yelsin savaşa girmek için büyük istek gösteren ve kendi aralarında da rekabet içerisinde olan generallerin baskısıyla Güvenlik Sovyet’ini topladı. Toplantıda Pavel Graçov haritanın önünde durmuş, okul birincisi edasıyla katılımcılara ‘bliçkrig’ planını anlatmaktaydı. Çeçenistan’da olayların askeri müdahele ile rayına oturtulması için oylama yapılıyor ve herkes oybirliği ile lehte oy kullanıyor. Onların içerisinde adalet bakanı Yuriy Kalmıkov da bulunmaktaydı. O haritanın önünde oturmuş ve büyük bir dakiklikle onu ajandasına kopyalıyordu. Aynı gün Kalmikov Kuzey Kafkasya’ya uçtu ve Çeçenistan yöneticilerini ince ayrıntılarına kadar planı anlattı. Generaller onun bu adımını hıyanet olarak nitelendirdiler.
Netice itibariyle aniden darbe vurarak başarı kazanma imkânı kaçırıldı. Ancak kuvvet komutanları güçlerinden o kadar emin idiler ki, saldırıyır sadece bir hafta ertelediler ve planda hiç bir değişiklik yapmadılar.
11 Aralık tarihinde ordu Çeçenistan topraklarına dâhil oldu. Ordunun bedbahtlığı ise artık İnguşetya’da başlamıştı. Orada halk sanki emir olunmuşçasına tankların yoluna çıktı ve ilk kan akıtılmış oldu. Kalmıkov boşuna çalışmamıştı.
14 Aralık tarihinde Dudayev Yeltsin’den silahı bırakması için ültimatom aldı. Ancak tehdit burada hiç bir işe yaramadı. Kremlin’in tehditlerine Çeçenler Rus kolonlarına yaptıkları sayısız taarruzlarla cevap verdiler. Ordu batağa saplandı. Graçov’un bir alayla iki saat içinde yapmak istediğini tüm ordu güçleri altı sene içerisinde yapamadı. Grozni’ye yılbaşından önce yaklaşılabildi.
DOĞUM GÜNÜ-ÇOCUKLUK BAYRAMI
1 Ocak, doğum günü tarihinde Pavel Graçov orduyu Çeçen başkentine taaruz emri veriyor. Bu taarruz her iki Çeçen savaşı tarihinde en kanlısı oldu. Bakan hala kendi gücünden emindir ve istenilen düşmanı yok edebileceğini düşünüyor. Dolayısyla da hiç bir şey ona – operasyon toplantıları arasında – ekzotik savaş alanında, artilerya kanonadasının sedaları altında doğum gününü kutlamaya mani olmuyor. Graçov’u kutlamak için Oleg Soskoviç de olay yerinde hazır bulunuyordu. Oraya uçakla gelir gelmez “savaşanların”, özellikle de Sergey Stepaşin’in sıcak temasları ile karşılaştı. Anlatılanlara göre Rus kont-keşfiyatının başkanı misafirini öyle bir sıcak öpücükle karşıladı ki, onun dudaklarında kan lekesi oluştu. Soskoviç iki hafta kameralardan kaçmak zorunda kaldı.
Grozni uğruna acımasız savaş aylarca devam etti. Rusya’ya binlerce genç askerin cesedi taşındı. Dudayev ordusu ile beraber 8 Şubat tarihinde şehri terk etti. Yeryüzünden silinmiş başkentin nihai kontrolü ise ancak Mart ayının başında sağlanmış oldu.
TASFİYE ZAMANI
Grozni operasyonundan sonra Rus yöneticilerin rezaleti devam ediyordu. 14 Haziran 1995 tarihinde Şamil Basayev Budyanovsk’a dahil oldu. Sonrasında ise Stepaşin, İç İşleri Bakanı Yerin ve Çeçenistan’da devlet başkanının temsilcisi Yegorov postlarını bıraktılar.
Kremlin ise direnişçiler ile konuşmak ve kısa müddetli de olsa barış anlaşması yapmak zorunda kaldı. Rusya tarafı devlet başkanının da onayı ile General Dudayev’e istediği Müslüman ülkeye gitmesi için teklif yaptı. O zamanki şartlar altında bu teklif çok ahmakça idi. Ekim ayında, Rus grubunun komutanı General Romanov’a saldırı düzenlendikten sonra barış diyalogu son buldu.
Yeltsin’in feci deprosyanları başladı. Korjakov’un sözlerine göre o ağlıyor ve iki gün boyunca votka içiyordu. O arada şunları söylüyordu: “Çeçenistan ile savaşmak onun hayatında yaptığı en vahim hatası idi.”
Heyecanlanmalar Boris Nikolayeviç’in sıhhatini olumsuz yönde etkiledi. 26 Ekim tarihinde o hastanelik oldu. Ayağa kalması ve belgelerle çalışa bilmesi ise aralığın sonuna kadar uzadı.
1996 yılındaki taarruzdan hemen sonra yeni bir trajedi baş gösterdi. Raduyev Dagistan’ın Kizler şehrine saldırdı. Oradan da hiç bir mani ile karşılaşmadan Pervomayska ve “38 keskin nişancı” ile kuşatılmış bölgeyi de yine sorunsuz olarak aştı ve Çeçenistan’a geri döndü. Bütün dünyanın önünde rezil olmuş devlet başkanı sinirli bir şekilde Dudayev’in imha edilmesini emir ediyor. Olaylar başlıyor.
“KONUŞMA YARIDA KESİLDİ”
Biz konuşmacıları şunu sorduk: “Cohar Dudayev’in ölümünden kim sorumludur?” Onlar gülerek şöyle yanıtladılar: “Borovoy”. Konstantin Natanoviç Barovoy gerçekten de Çeçen devlet başkanının ölümünden gayri iradi de olsa sorumlu idi. Dudayev sürekli uyduya bağlı telefonu ile Borovoy’la irtibata geçiyordu.
Her konuşmadan sonra onlar diğer konuşmanın ne zaman olacağına dair anlaşıyorlardı. Neticede de Borovoy, Dudayev’in konuştuğu son kişi oldu. Buyurun size, Borovoy’un Segodnya gazetisine verdiği demeçten bir parça: “Ben gerçekten de onunla 21 Nisan tarihinde telefonla konuştum. Bu tahminen akşam saat 8′de idi. Konuşma yarıda kesildi. Ancak önceleri de bizim konuşmalarımız sık sık kesiliyordu… O bazen beni günde bir kaç kere arıyordu. Ben yüzde yüz emin değilim ama roket saldırısı bizim onunla son konuşmamızla aynı zamana denk düşüyor. O bir daha benimle irtibata geçmedi.”
KURT YUVASI
İş bir kaç yönden yürütülmekteydi. Ancak çok ihtiyatlı hareket eden generale yaklaşmak çok zordu. Onun yakınında sadece akrabaları bulunmaktaydı. İki ajan, Dudayev’e ilk yaklaşma çabasında açığa çıkarılmış ve öldürülmüştü. Üçüncüsü ise Çeçenistan devlet başkanının özel aşçısına yardımcı olmayı başarmıştı.
Ancak onu da açığa çıkardılar. Bütün bunlar yaşanırken, Stepaşin’in yerine baş kontkeşfiyatcı tayin edilmiş Mihayıl Borsukov durmadan Çeçenistan’da bulunan FSB’nin operasyon grubunu arıyor ve bağırıyordu: “Dudayev’in kellesini ne zaman getireceksiniz? Beni devlet başkanı her gün … O beni işten alacak, ben de sizi!” su, taşı bile deliyor. Nihayet, birkaç döndürülmüş Çeçen’e bölücülerin liderine yaklaşmak mümkün oldu. Çeçenler hakkında söylenilen, dünyanın en vatanperver milleti olmaları ve genetik bağlarla bunu taşımaları fikri doğru değildir. Onların eksersi para karşılığında her şeyi yapa bilir. Tüm mesele paranın miktarının ne kadar olmasındadır.
Başlangıçta, keşfiyatın en alt birimlerinin önünde Dudayev’i kaçırmak hedefi duruyordu. Bunun için ajanların özel timlere koridor oluşturmaları gerekiyordu. Ancak bu düşüncenin yerine getirilemez olduğu gözüktü. O zaman Çeçen önderin patlatılması hedefini koydular. Bomba ya onun otomobiline ya da geçtiği yolun üzerine konacaktı.
Tam da o sırada FSK’nin operasyonun içerisinde bulunan bilim-teknoloji bölümü Borsakov’a bir cazip teklif sundu. Keşfiyatın verdiği bilgilere göre Dudayev sık sık “İnmarsant” (Amerikalılar tarafından ona hediye edildiği iddia ediliyor) isimli uydu telefonunu kullanıyordu. Bilim adamları özel bir makine hazırlamayı öneriyorlardı. Bu makine ile telefondan uyduya yönelen ses yakalanacak, bulunduğu mekânının koordinatları tespit edilecek ve oradan da bilgiler savaş uçaklarına ulaştırılacaktı.
Bu teknolojinin tahmini maliyeti ise 1 milyon 200 bin dolarak olarak gösterildi. Yeltsin hiç düşünmeden gereken kaynağın aktarılmasına emir verdi. Hatırlatalım ki o zamanlar öğretmenler ve doktorlar aylarca maaş alamıyorlardı. Maden işçileri ise başlarındaki kaskları Beyaz Ev’e vuruyordu.
Bilim adamlarının sayısı toplam otuzu buluyordu. Çok kısa bir süre içerisinde makine hazırlandı. Bilim adamları devlet başkanına hediye de ettiler. Makinenin maliyeti 600 bin dolar olmuştu ve bununla da uzun süre gurur duydular.
Makinenin ilk kullanılması ise askeri poligonların birinde gerçekleşti. Netice beklenenden de olumlu oldu. Raket sandalya büyüklüğündeki hedefi imha etti. İki hafta sonra ise Dudayev hayatını kaybetti.
Ameliyat o kadar gizli yürütüldü ki hatta Dudayev’in etrafında olan FSB ajanlarının bile durumdan haberleri yoktu. 1996 yılının 21 Nisan tarihinde akşam vakitlerinde uzak radyo lokasyon sistemi ile donatılmış A-50 (Amerikan Avaks uçağının benzeri) Rus uçağının heyeti, üzerinde taşıdığı uydu telefonundan gelen sinyalleri yakalamak özelliğine sahip makina ile beraber uçuş emrini aldı. Yirmi iki bin metre yüksekliğe çıkan uçak, Çeçenistan’ın üzerinde dönmeye başladı. Eş zamanlı olarak Dudayev’in korteji Roşni-çu köyüne doğru harekat etti. Yarım saat sonra gökyüzüne iki adet Su-24 bomba taşıyan savaş uçağı havalandı. Onlar semada bir müddet kaldıktan sonra koordinatları alamadan yakıtları tükendi ve yeniden yakıt almak için hava alanına geri döndüler. Daha sonra tekrar uçtular.
Niva markalı arabasını çölün ortasında durduran Dudayev, İnmarsant telefonunu çevirdi. Uydudan sinyal aldıktan sonra Borovoy’u aramaya başladı. Telefon makinesi arabanın ön tarafına yerleştirilmişti. Onun tüm yakınları ise patronlarından, konuştuğunu duymamak için yeterince uzak bir yerde durmaktaydı. Dudayev’in kendisi ise telefonun desteği elinde makineden bir kaç metre uzakta duruyordu.
O, telefondan gelen radyasyondan kaçmaktaydı. Birkaç saniye sonra A-50′de yerleşen makine sinyali yakaladı ve hedefin koordinatlarını “Suşki”ye ötürdü. Bir kaç saniye daha geçtikten sonra ise iki raket hedef doğru harekat etmekteydi. Onlardan birisi yere çakıldı ve patlamadı. İkincisi ise Niva otomobiline isabet etti. Ajanların anlattıklarına göre – tekrar söylüyorum ki onlar operasyon hakkında hiç bir bilgiye sahip değillerdi ve mucize neticesinde hayatta kalmışlardı – Dudayev’in başının yarısı kopmuştu. Onunla beraber Çeçenistan’ın Moskova temsilcisi Hamad Kurbanov ve iki kişi daha ölmüştü. O iki kişiden birisi ise FSK’ya çalışmaktaydı.
FSK başkanı Barsukov’a Dudayev’in öldürüldüğü ve ondan geriye sadece elbiselerinin parçası kaldığı haberini ulaştırdılar. Bilgilerin ulaştırılmasında sözlerin tahrif edilmesinin nedeni ise işçilerin ameliyatın sonuçları ile yöneticilerini gayretlendirmek istemeleri idi.
“KAHRAMAN ADINI BEN VERECE”
22 Nisan tarihinde Yelsin ziyaret maksadıyla Habarovsk’a gitmişti. Resmi görüşmeden sonra Kremlin yetkilileri yerel lokantalarının birisine öğle yemeğine gittiler. Yemek esnasında cumhurbaşkanına yönetici irtibatından sorumlu bir subay yaklaştı ve hatta acil bir bilgiyle FSK başkanının bulunduğunu söyledi. Boris Nikolayeviç yalnız kala bilmek için özel bir salona gitti. Yemekte bulunanlar onun sözlerini duymakta idiler: “Bu gerçek mi? Hakikaten mi? Öyle ise teşekkür ederim. Kahraman adını ben sana vereceğim!” Cumhurbaşkanı yemek masasına yüzünün ifadesi tamamen değişerek yaklaşmış, hatta ayaklarını oynatıyordu. O, hemen söz aldı ve kadeh kaldırdı, sözleri bu ifadelerle başlamaktaydı: “Bu gün bizim bayramımızdır!” Ertesi gün tüm ajanslar bir No’lu haberi geçmekteydi: Dudayev öldürüldü.
Seçim öncesi süreç yaklaşmaktaydı. Askeri ameliyatlar biraz azaldı. Yelsin Çeçenistan’a gitti ve askerlere savaşın bittiğini haber verdi. Ancak seçimler bittikten sonra öndersiz kalan direnişçiler – Moskova onların demoralize olduğunu sanıyordu- bir gün içerisinde tekrar Groznıy’ı ele geçirdiler. Aynı şehri bizim ordu iki aya ele geçirmişti.
Sonra ise Hasavyurt olayları ve üç sene süren Çeçenistan’ın başsız kalması oldu.
Dudayev’i imha eden operasyon grubuna ise Yelsin vat ettiği mükâfatı çabuk unuttu. Ancak devlet başkanına yakın olan generallerin sayesinde 1996 yılının yazına doğru onları hatırladılar. Otuz kişiye törenle 100 bin dolar verildi. Ancak tören sessiz bir şekilde yapıldı. Barsukov ise kahraman adını alamadı.”
Kaynak: Alıntı
Hani Üçüncü Dünya Savaşı Çıkacaktı!
Çok kutuplu dünya eksenin de bugün her şey kapitalizmin lehine görünse de gerçekte şu yakın zamanlarda gerek Gürcistan’daki gelişmeler ve gerekse yaşanan mali krizler bize durumun hiçte göründüğü gibi olmadığını bir kez daha gösterdi.Başını Rusya’nın çektiği Asya dayanışması kendi hükümranlık alanında yabancı bir manüplasyona tahammülü bulunmadığını, bu bölgede geçmişten gelen iddialarının takipçisi olacağını açık ve karşı tarafın anlayabileceği bir dille ifade etti. Etti de ne oldu? Üçüncü dünya savaşı mı çıktı ! elbette ki hayır.Olan bir güç denemesiydi.Gözden çıkarılan bir piyondu kaybedilen. Karşı tarafa yaşatılan bir üstünlük histerisi karşılığında acaba neler kazanılmış olabilir? Tam bağımsızlık ihtirasıyla fırsat kollayan eski demirperde ülkelerini galeyana getirip onların bağımlılıklarını azaltacak fakat bu arada yerleşik dengeleri alt üst edecek bir kaos ortamının oluşturulması, bu zeminin olgunlaştırılması ve harekete geçmek için uygun zamanı bekleyerek bu arada durgunlaşan kapital ekonomiyi canlandırmak için el altından silahlanmayı sağlamak kaybedilen piyonun sağlayacağı avantajlardan çok daha önemli olmasın sakın. Peki savaş ekonomisinin sağlayacağı avantajları kapitalistler kadar sosyalistler de kabul eder ve bu nedenle ilkelerinden vazgeçerek kendi arka bahçelerinde silahlanmayı teşvik ederlerse o zaman ne olur?Hayır, öyle zannedildiği gibi bundan bir üçüncü dünya savaşı çıkmaz.Bu karşılaşmaları ikinci dünya savaşı öncesi ABD,Rusya,İngiltere üçlüsü yaşayıp tecrübe etmişlerdi.O günlerden bugünlere uzanan süreçte oluşan strateji ve dengeler karşılıklı,adı konmamış bir güç alıgılaması üzerine ve mevcut konjektürün bozulmadan sürdürülebilmesi esasına dayandırılmıştı.Burada sanırım Rusya büyük bir avantaja sahip çünkü Gorbaçov dönemiyle başlayan bir arayış ve değişken şartlara adaptasyon ihtiyacı ona bolşevizm sonrası için yoluna ne şekilde devam edebileceğine ilişkin cevaplar vermiş olmalı.Ama durum acaba kapitalizmin kalesi olan ABD için geçerli mi? O kendisini değişime zorlayan şartlara aynı esneklikte cevaplar üretebilmeye hazır mı?
Ya da şöyle düşünmeli; Gorbaçov kendi zamanında kapitalizm karşısında yenilgi mi almıştı yoksa Leninist ve Stalinist çizginin sürdürülmesi durumunda Rus stratejisinin daima kapitalizmin arkasında kalmaya mahkum olduğunu mu görmüştü? Böylesi büyük toplumsal dönüşümleri göze alması başka hangi gerekçelerle açıklanabilir?
Aydın AKDENİZ
aakdeniz1965@hotmail.com
Karamazov Kardeşler Üzerine
Dostoyevski ile Tolstoy’u mukayese etmek beni elbette çok aşacak bir konu; fakat ‘Suç ve Ceza’yı bir ‘Savaş ve Barış’ ile karşılaştırdığımda Dostoyevski’de sıradan halka ait meselelerin daha sade bir anlatımla ele alınıp buna aynı sadelikle cevaplar arandığını görebiliyorum. Tolstoy’da ise karakterlerin şahsında uygarlıkların ve sosyal tabakalaşmanın birbiriyle hesaplaşması ön planda hissediliyor.
Dostoyevski’nin karakterleri çoğunlukla kendi aldıkları kararların sonuçlarıyla yüz yüze gelirken Tolstoy’da karakterler, ait oldukları sosyal tabakanın siyasi rekabetteki konumlarına uygun sonuçlarla karşılaşıyorlar. Kahramanların kişisel özellikleri, vicdan muhasebeleri, hep bütün içinde bir detay olarak kalıyor.
Doğrusunu ararsanız ben şahsen insana ait değerlerin anlaşılmasında her iki yazarın yaklaşımının da doğru olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele konuya nereden bakıldığıyla alakalı.
Birey olarak tüm kazanımların tek tek sorgulanması gerektiğinde konuyu Dostoyevski’nin ele aldığı şekilde almak gerekir. Bireye ait eylemlerde kişinin eğitimi, hayat görüşü, sorumluluk duygusu, toplumun beklentileri, siyasi tercihlerinin yanı sıra psikolojisi ve ailesinden tevarüs ettiği genetik mirası hep etkilidir. Bireyin eylemleri ahlaki ve hukuki açıdan değerlendirildiğinde bu kriterler göz önünde bulundurulmalıdır. Ama bireyi içinde yaşadığı topluma dönük yönüyle ele aldığınızda ve onu tarih önünde değerlendirdiğiniz de çıkış noktanız Tolstoy’un açılımı olacaktır. Her iki yazardan hangisinin daha entelektüel olduğunu sorgulamak gerekirse sanırım Tolstoy ön plana çıkacaktır.
Roman ve hikâye geleneğimizin köklü bir geçmişe sahip olmayışı edebiyatımızın bu türünün fazla gelişememiş olmasının da bir nedeni. Aslında Harun Reşit zamanında hikâyeciliğin, hikâye anlatımlarının çok yaygın olduğunu görüyoruz. Başta Arap yarım adası olmak üzere tüm Asya, Avrupa ve Anadolu kıtalarına ait hikâye anlatımları tek tek değerlendirilmiş, içlerinden yararlı olanlar seçilerek “Kelile ve Dimne”, “ Binbir Gece Masalları” türünde eserler verilmişti. Endülüs İspanyasında da İbn-i Tufeyl , “ Hayy Bin Yakaza” isimli eseriyle Daniel Defo’ya esin kaynağı olmuştu. Sözlü anlatım geleneğimiz de Dedem Korkut, Keloğlan, Tepegöz masal ve hikâyeleri roman türü edebiyatımızın gelişimine bir basamak olmalıydı. Her toplum gibi bizim de tarihimiz de savaş ve afetler yaşandı. Moral ve ümide ihtiyaç duyulan dönemlerde acaba niçin romancılığımız gelişemedi? Bu konuyu daha sonra tekrar ele almak üzere esas konuma döneyim;
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” isimli romanını yıllar önce büyük bir keyifle okumuştum. Alyoşa, Dimitri ve İvan kardeşler temel karakterlerdi. Bunların bir de gayri meşru bir kardeşleri vardı. Alyoşa sevgi, merhamet ve insani değerlere sahip bir rahip karakterinde idi. Fakat babadan aldığı genetik özellikler ve terbiye nedeniyle konumuna rağmen zaaflarına prim verebiliyordu. Dimitri, babasının tüm özelliklerini taşıyan fakat ondan farklı olarak tamamen safahata yönelen bir eğlence düşkünü olarak tasvir edilmişti.
İvan ise içlerinde ilmi mantaliteye sahip, duygusallıktan uzak zeki bir karakter olarak ele alınmıştı. Bunalımlı bir mizaca sahipti. Tatminsizliğin verdiği ızdırapla daima yüzü asık ve ilişkileri zorlayıcı idealist bir karakter. Mantığının ön gördüğü sağduyuya ait değerleri görünüşte kabullense bile iç dünyasında bunları ahmakça bulduğu için sahiplenmiyor. Bir insan olarak vicdanından yükselen sese hedef ve amaçları kendisince de pek açıklanamamış gerekçelerle karşı çıkışı onun bunalımlarını besliyor. İkircikli bir mizaç arasında gidiş gelişleri var. Adımlarının doğruluğundan emin olmayan bir şaşkınlık içinde.
Onun bu psikolojisi, 19.yüzyılın pozitivist felsefesini savunan düşünürleri çağrıştırıyor. Sanki rasyonalizmin güçlü ve zayıflar arasındaki dengeleri bozan seçiciliğinin insanı yalnızlaştırarak hayattan soyutlayacağını basiretiyle ön gören bir insanın tereddüdüne rastlıyoruz İvan’da. Fakat tercihini yine de rasyonalizmden yana yapıyor. Babasının kardeşi tarafından öldürüleceğini bilmesine rağmen suçun işlenişine göz yumduğu gibi aynı zamanda dolaylı bir destekte vermişti. “Bir sürüngen bir diğerini yutmaya hazırlanıyor” diyerek kayıtsızlığını koyuyordu ortaya.
Cinayeti gayri meşru kardeş işlemişti. Bu kardeş, babanın toplumun tepkisinden çekindiği için birazda muziplik olsun diye eve hizmetçi olarak alınmıştı. Baba bu çocuktan şefkatini sırf ondan kendisine yönelebilecek tehditlerden korunmak amacıyla esirgemiyordu. Çocuk, yaşadığı zorluklar ve gayri meşru bir maziye sahip olmanın öfkesini biraz da sara hastalığının etkisi ve kendisinin kullanılmaya müsait kişiliğinin telkin altında bırakılması sonucunda cinayet işleyerek gösteriyor.
Dimitri, eğlence âlemine olan tutkusu ve babasının kendisine yönelik eleştirileri nedeniyle kayıtsız kalmış ve desteklemişti olanları. Alyoşa ise konudan haberdar olmakla birlikte gidişatı önlemeye yönelik ciddi anlamda bir girişimde bulunmamıştı. Bu tavrında bir yandan babasına duyduğu tiksinti etkili olurken, öte yandan genetik mirasında bulunan özellikler daha önemsiz konularla öncelikli olarak ilgilenmesine neden olmuştu. Dostoyevski, sanırım Alyoşa karakteriyle kilisenin gözle görülür problemlere çözüm üretemeyerek çaresiz yetersiz kaldığını anlatmak istiyor.
Kendini ve çevresini sorgulayan, yeteneklerini geliştirmek isteyen bireylerin daha verimli, daha çeşitli ve daha gayretli okuyarak hayata dair her alanda fikir üretebilmeleri gerekir.
Aydın AKDENİZ
Sabri Bey’in Hikayesi
O akşam Sabri Bey eve erken gelmiş sıkıntılı bir halde sessizce oturma odasına geçmişti. Çoktandır yolunda gitmeyen işleri, geride kalan bayram günlerinde dahi açılmamış, iş yerine gelen müşteriler ellerine aldıkları etek ve pantolonları rengini ya da kumaşını bahane ederek satın almadan çıkmışlardı. Üç beş kuruşluk yaptığı küçük çaplı satışlar ise ihtiyaca cevap vermemiş, geçen ay ödeyemediği iş yerinin kirasına bir de bu ayın ki eklenmişti. Borcunu istemeye gelen dükkân sahibini yatıştırmaya çalışsa da adam yoldan gelip geçenlerin de duyabileceği yüksek bir sesle avaz, avaz bağırmış, ağzına geleni söylemişti kendisine.
Oturma odası ev halkının hem yatak odası hem de mutfak gibi müştereken çok amaçlı kullandıkları bir mekândı. Misafir odası, salon, mutfak, amaçları dışında kullanılarak öteberinin, sağdan soldan toplanan çer çöpün üst üste yığıldığı mezbelelik birer alana dönüştürülmüştü. Emine Hanım’ın evini çekip çevirme de, derleyip toparlama da pek titiz olduğu söylenemezdi. Sabri Bey, yirmi yıl kadar önce cömertliği, ileri görüşlülüğü ve çalışkanlığı ile çevresinde tanınan bir ailenin küçük kızları olan bu hanımla evlendiğinde hayata büyük bir umutla bakmış, canla başla çalışmaya başlamıştı. Fakat iki çay bardağının bir saatte yıkandığını görünce eşi hakkındaki görüşleri değişmeye başladı. Kadın bir süre sonra ev işlerini tamamen ihmal etmiş yemek dahi yapmaz olmuştu.
Akşamları işten döndüğünde eşini oturma odasındaki halının ortasın da dizleri üzerinde otururken bulurdu. Yanından eksik etmediği piknik tüpü, halının bir ucunda durur, yerinden bir milim dahi kımıldamadan günlerce kalırdı orada. Hiç sönmeden kısık ateşte yanan tüp, gün içinde defalarca üzerinde çayın demlendiği odanın demir başlarından biri olmuştu. Piknik tüpün çevresinde ise yine ev halkının görmeye iyice alıştıkları, dağınıklığı tamamlayıcı birer unsur olarak; yarısı boşalmış bir tuz kavanozu, içinde bir kaç sürümlük kalmış margarinin bulunduğu, kırmızı baharatlarla öbek, öbek kirlenmiş bir kâse, ağzı açık, içinde bir kaç kilogramlık toz şekerinin bulunduğu bir çuval, odanın sağına soluna savrulmuş günlük gazeteler ve onlara ait bulmaca sayfaları yer alırdı. Akşam yemeğinde, divanın altına buruşturularak atılmış sofra yaygısı alınır, bulunabilen bir boşluğa serilir, bardaklara boşalan bayat çay ile birlikte, katık olmaksızın ekmeğe sürülen margarinler yenirdi. Derken, ilerleyen zamanlarda bu halkaya üç tane oğlan çocuğu eklenmiş, oda için de itişe kakışa büyüyüp gitmişlerdi. Cadde üzerindeki bu evin sokağa bakan odasının lambası sabahın üçlerine kadar yanık kalır, giderek ıssızlaşan kaldırımlarda yürüyen tek tük insan, evden dışarıya boşalan isterik kahkahaların gürültülü uğultusunu duyardı.
Sabri Bey eşinin bu takıntılı yaşam biçimine alışmıştı. İlk yıllar epeyi mücadele etmiş fakat bu girişimlerinden her hangi bir olumlu sonuç alamamıştı. Bunun üzerine onu kendi haline bırakmış, çaresiz bir şekilde kadının çocuklarını kendisine benzetmesine göz yummuştu. Emine Hanım, gün boyu kendi ailesinden ya da kocasının ailesinden tanıdığı insanların yetersizlikleri üzerine konuşur, onların zaaflarını abartarak eğlenir dururdu kendince. Evine gelen aileden falanca şişman kadının oturacak yer bulamadığı için nasıl çekip gittiğini çocuklarına ballandıra, ballandıra anlatır. Hızını alamayarak kadının yürüyüşünü ya da şivesini taklit eder, ardından kahkahalarla gülerdi. Gülme krizlerinden sonra birden ciddileşir, kaşlarını çatar, işaret parmağını boşlukta tehditkârca sallayarak, aslında böylelerinin dövülmesi gerektiğini haykırırdı. Yıllar ve yıllar boyunca bu köhne evde Emine Hanım’ın konuşmalarının niteliğinde herhangi bir değişiklik olmadı. Çocuklar, küçüklüklerinde analarının sayıklamalarını masal gibi dinlerler onun taklitlerine katılasıya gülerlerdi. Kızdığı zaman ise örtüsü kirlenmiş divanın altındaki karanlığa sığınır sessizce bu fırtınanın dinmesini beklerlerdi. Büyüdüklerinde, analarının konuşmalarına pek katılmasalar da yinede arada bir yangına körükle gider onun anlamsız öfke nöbetlerinin uzamasına neden olacak malzeme bulurlardı kendisine.
Sabri Bey divanın bir köşesine sinmiş, sigarasını içerken o sabah iş yerinde geçen o tatsız konuşmanın gurur kırıcı etkisini dağıtmaya çalışıyordu üzerinden.”Her ne olursa olsun böyle davranmamalıydı” diye düşünüyordu. Ne yapıp edip bir yerlerden borç para almalı ve bu utanmaz adamın kirasını ödemeliydi. Sabri Bey kendi halinde düşüncelere daldığı sırada eşi Emine Hanım’da çocuklarına beş yıl önce evlerinden kovaladıkları, kocasının bir yakını olan falanca koca göbekli kadını o gün pazarda gördüğünü ve kendisine doğru o mendebur kadının nasılda manidar bakışlarla baktığını anlatıyordu. Emine Hanım, öfkesinden kudurmuş, eline aldığı tuz kavanozunu çocuklarının şaşkın bakışları arasında, daha dur bile demelerine fırsat bırakmadan kocasının yüzüne doğru fırlatmıştı. Kavanoz, Sabri Bey’in yüzünün tam ortasında patlamış, zavallı adamın burnunu kırmıştı. Kan içinde kalan adam dışarı lavaboya koştuğu sırada Emine Hanım’ın isterik gülüşlerini ve buna katılan çocuklarının kahkahalarını duydu. Sabri Bey yüzünü yıkadıktan sonra ceketini almış, kapıyı kapatarak çekip gitmişti. O’nu o yörede bir daha gören olmadı. Fakat bu yoksul adamın, dükkân sahibi olan adama borcunu fazlasıyla ödediği anlatıldı durdu bir süre esnaf arasında.
Aydın AKDENİZ
Havaalanı İzlenimleri
İstanbul hava alanına tahminimden çok erken bir saatte ulaşmıştım. Dış hatlar departmanında yaklaşık dört saat sonra gelecek yolcumu karşılamak üzere beklemeye başladım. İki günlük bir uykusuzluktan sonra göz kapaklarım tonlarca ağırlık altında kalmış gibi kendiliğinden kapanmaya başlıyor, ben uyanık kalmak için direnç gösterdikçe inadına uyku, bütün çekiciliğiyle şuur ve irademi etkisi altına alıyordu. Göz kapaklarım arasındaki açı giderek daralmış, iki adım önümdeki telaşlı kalabalık sanki benden fersah fersah uzaklaşarak ufuk çizgisine doğru çekilip gitmişti.
Oturduğum bankın hemen karşısındaki bankta dört beş kişi kalabalığa aldırış etmeden bulundukları yere uzanarak uyumuşlardı. Oradan oraya aceleyle yürüyen adımların boşlukta yayılan sesi, çeşitli dil ve aksanlarda yapılan konuşmalara karışarak bir uğultu halinde zihnime üşüşüyordu. Bu uğultu bir süreliğine kâh hemen önümdeki garip tiplerin horultusu ya da kâh boşlukta yükselen “…american airlines from newyork has landed.” Şeklindeki anonslarla kesiliyor göz kapaklarımın aralanmasına neden oluyordu. Turist rehberinin ardına takılmış yaşlı çiftlerden oluşan küçük guruplar, art arda dizilerek bir ucu yerde sürüklenen bavullarını taşırlarken yalpalıyorlar, önde ilerleyenin birden durmasıyla da çarpışıyorlardı.
Durumu kurtarmak için söylenen “ ja, ja Ayasophia ist virklich…” cümlelerinden kafilenin Almancayı Bavyera aksanıyla konuştuklarını anlıyor, her şeyin yolunda gittiğini görerek oturduğum yerde başım önümde uyuklamaya devam ediyordum. Adımların zeminde çıkardığı seslerden vücut ağırlığını, yürüyüş biçimini, vücudun salınışını, eğitim düzeyini tahmin etmeye çalışıyordum. Az önceki horultu ve anonslar yine devam ediyordu; “…air plane from brussel is twenty minutes delaited.” Hımm.Yirmi dakikalık bir gecikme.Allah bürüksel yolcularına sabır versin.Bizimki gecikmese bâri.Detayları takip edebildiğim için tamamen uyumadığımı düşünüyorum.Önümden geçen adımların sahibi, kadın, yanındakine “ belissima, belissima…” diyordu.Sıcakkanlı bir Akdeniz şivesi, belli ki İtalyandı. Derken az öteden tanıdık bir çağrı… “ teal teal Ahmet.Hel ente…?” göz kapaklarım yine aralanıyor…yanına çağırdığı Ahmet’e bir şeyler sorduğunu gördüğüm yerel kıyafetler içindeki Kuveytlinin beyaz bir entari içindeki koca göbeği çekiyor dikkatimi.Sonra tekrar dalıyorum.Aradan bir süre geçiyor, yanımdaki boş kısımda yere bırakılan patates çuvalının düşüşü gibi bir hareketlenme oluyor. İrkiliyorum, acaba yardıma muhtaç biri oturmaya çalışırken düşmüş müydü? Toparlanarak gözlerimi açtığımda, ablak bir suratta boş bakışlı esmer bir adamın sırıtarak çevresine bakındığını görüyorum. Aldırış etmeden uyuklamaya çalışıyordum ki, bu adamın bozuk bir almanca ile Frankfurt’tan gelmiş bir almanla konuşmasına tanık oluyorum… “ meine wohnung in diese straBe….ich war gleich zwei jare arbeitloss…” evim şu sokakta, iki yıldır işsizim.Şeklinde kırık dökük, bölük pörçük bir anlatım. Ancak otuzlu yaşlarda olabilecek bu adam, yanındaki alman gittiğinde bana bakarak; “ Benim gibi bir mühendis varken bu hı..rı getirtiyorlar Almanya dan.Bir saatlik iş içinde yirmi bin yuro veriyorlar. Ben de kızdım bastım istifayı. Şimdi üç milyar emekli maaşı alıyorum oturduğum yerden.Ne diye çalışacakmışım!” diyor. Yüzüne baktım hiçbir şey söylemedim. Öfkelenerek uzaklaştı.
Şimdi uykum dağılmıştı. Önümdeki bankta horultular kesildi. Uyuyanlar kollarını ovuşturarak, mideleri görülecek kadar kocaman kocaman esnedikten sonra oldukları yerde doğruldular. Yirmili yaşların neşesiyle konuşarak bir süre sonra aralarında gülüşmeye başladılar. Bana büsbütün yabancı olan dillerinden milliyetlerini anlamam mümkün olmadı. Saatime baktığımda canım sıkıldı.Nasıl sıkılmasın! Tüm bu gürültü patırtıdan sonra ben zamanın hızla akıp gittiğini, bekleme süresinin azaldığını düşünürken kısalan süre topu topu on beş dakikaydı. Şehire geri dönmek belki iyi fikirdi ama ah şu trafik yoğunluğu olmasa. Kafeteryaya gidip bir espresso aldım. Yudumlamalarım esnasında bakışlarım bir önümdeki kitaba bir kapıdan çıkan yolculara kayıyordu. Okuduğum her satırdan sonra durup kalan dakikaları sayıyordum. Kitabın kalınlığı gözümü korkutmuştu. Pers imparatoru Darius’un hayat hikâyesinin anlatıldığı bir romandı bu. Yazarın stilini tutmadım. Belki tercümede bir sorun vardı. Başladığım kitabı bitirmek gibi kör bir inadım olmasına rağmen soğudum kitaptan. Doğrusunu ararsanız bununla iki oluyor. Kitaplığımın bir köşesinde hâla okunmayı bekleyen yirmi yıl öncesinden Spinoza’nın ‘ Ethika’sı duruyor. Korkarım bu kitap da aynı akıbete uğrayacak. Kabahat biraz benimdi tabii. Sen hem uykusuz yola çık hem kalabalığa karış ve hem de yanına oyalanmak için duruma uygun hafif içerikli kitaplar yerine böylelerini al. Akıllı olmazsa insan, işte böyle benim gibi saatler boyunca dakika hesabı yapar.
Aydın AKDENİZ
Özgürlüğe Açılan Kanatlar
Zamanın birinde ulu çınarlar, meşe ağaçlarıyla kaplı bir orman kenarında yaşayan bilge bir çiftçi varmış. Küçücük kulübesinde yıllar öncesinde yitirdiği eşinin hatıralarıyla tek başına mutlu bir hayat sürermiş.
Bilge çiftçi, ormanda yalnız geçen uzun yılların ardından her nasılsa her çeşit hayvanın, bitkinin ve doğadaki diğer cansız varlıkların dilini öğrenmiş onlarla konuşmanın bir yolunu bulmuştu. Önceleri sıkıntılarından uzaklaşmak için başlamıştı bu oyuna. Fakat sonraları bunun bir oyun olmadığını çevresine gösterdiği ilgi ve sevginin karşılığını fazlasıyla aldığını hayretle gördü.
Soğuk, dondurucu bir kış gününde pencerenin dışına bırakılan ekmek kırıntılarını sevinçle gagalayan serçe, ertesi sabah yine pencere önünde utangaç ötüşleriyle yiyecek bir şeyler arıyordu. Yaşlı bilgenin artık kış mevsimi boyunca ağırlayacağı bir misafiri vardı. Minik serçe havaların ısınmasıyla birlikte yiyeceklerini bulmak için uzaklara gitmişti. Fakat oradan ayrılmadan önce kendisine bunca yardım eden ihtiyar adama minnet borcunu ödemek için O’na şöyle bir hikâye anlatmıştı;
O gün yuvadaki yavrularım için ağzımda bolca yiyecekle geri dönmüştüm. Fakat yavruların büyümüş yuvamız onlara artık dar gelmeye başlamıştı. Sevincimiz uzun sürmemiş, içlerinden biri kardeşiyle çekişirken dengesini kaybederek yere düşmüştü. Korkuyla yanına indiğimde şaşkın şaşkın, etrafına bakınıyor, ürkek ötüşleriyle benden yardım istiyordu. Şükür ki büyükçe bir susağın yaprakları üzerine düşmüş, yara bere almadan kurtulmuştu. Henüz uçamadığından yuvaya gelemiyordu. Ben de çaresiz kalmış onu burada kaderiyle baş başa bırakmıştım. Biricik yavrum tek başına savunmasız öylece kala kalmıştı.
Yuva’dan Ayrı Geçen Günler
Anne serçe yaşlı bilgeye hikâyesini, sadece kendisinin görebildiği kadarıyla anlatıyordu. Hâlbuki o gece minik serçe yaşamının en zorlu sınavını vermişti. Havanın karamasıyla birlikte gökyüzünde kocaman, parıldayan yüzüyle ay ışıldıyordu. Akşamın serinliği esen rüzgârla dalga dalga serçenin bulunduğu çayırlığa savruluyordu. Derken, az ötedeki ağaçtan tiz, korkunç bir çığlık boşluğa yayıldı. Bu anne serçenin, yavrularını dikkatli olmaya çağırdığı sesin sahibi idi. Bu, karanlık gecelerin hâkimi baykuştu.
Minik serçe korkuyla çarpan kalbinin atışını bastırmak istercesine susağın dibine iyice sindi. Küçüldü küçüldü, hareketsiz bir heykel gibi taş kesildi. O sırada, tarla faresi çok zor bir durumdaydı. Yine de son bir ümitle koşmaya başlamış fakat üzerine doğru gittikçe yaklaşan karaltıyla arasındaki mesafeyi açamamıştı. Farenin son hatırladığı şey; göğsünde şiddetli bir basınç ve ayaklarının yerden kesilişi olmuştu. Gerisini hatırlaması imkânsızdı. Ama minik serçe olan biten her şeyi görmüştü. Baykuşun pençelerini tarla faresine geçirişini ve onunla birlikte havalanışını. Hatta baykuşla bir ara göz göze bile gelmişlerdi. O an farenin yerinde bulunmadığı için ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmanın kendisi için ne kadar ölümcül sonuçları olabileceğini gördü. Doğadaki yasaların dalgınlık ve hatayı affetmediğini anladı.
O gece minik serçe artık az önce yaşadıklarıyla meşgul oldu. Ne uzaktan gelen kurt ulumaları ne de kirli gri renkli bulutlar arasındaki elektrik boşalımları ilgilendirmişti onu. O korkularıyla baş başa iken anne kuş ve diğer yavrular yuvada endişeli bir gece geçirmişlerdi.
Anne serçe hikâyesine kaldığı yerden devam ediyordu;
Sabah şiddetli bir yağmurla uyandık. Kanatlarımı ıslanmasınlar diye yavrularımın üzerine germiştim. Ama aklım aşağıdaki zavallı yavrudaydı. O’nun için yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. O’nu son gördüğümde bir susağın üstündeydi. Sel suları arasında bata çıka hızla gözden uzaklaşıyordu.
Emir can, göl kenarında babasıyla dolaşırken az ileride kayaların arasında soğuktan donmak üzere olan minik serçeyi gördü. Küçücük yüreği şefkat ve acıma ile doldu. Yalvaran bakışlarını babasına yönelterek;
_ “Babacığım nasıl da titriyor, bir baksana!” dedi.
Babası tam “Emir can, dinle!” diyecekti ki, Emir can ısrarlarına devamla;
_ “Kim bilir ne zamandır bu durumda? Söz veriyorum ödevlerimi aksatmayacağım. Ne olur izin ver!” dedi. Babası;
_ “Peki, ama bilgisayar oyunlarına sınırlama getireceksin, bu bir. İkincisi minik serçenin bakımını aksatmayacaksın ve son olarak kuş iyileşir iyileşmez itiraz etmeden onu doğaya bırakacaksın. Anlaştık mı?”
_ “Evet”
_ “O halde onu alabilirsin.”
Akşam eve döndüklerinde Emir can koşarak bodruma indi. Çevreye savrulmuş öteberi arasından önceki yıl oraya attığı kuş kafesini buldu. Ablasının yardımıyla kafesi temizledi ve minik serçeyi içine bıraktı. Şimdi artık huzurluydu. İçinde tarif edemediği bir mutluluk duymuştu. Yaklaşık iki saatini alan bu uğraşın ardından en ufak bir yorgunluk dahi hissetmiyordu.
Emir can’ın güleç yüzünde birden bir endişe belirdi. Çünkü gördüklerine bir anlam verememişti. Minik serçe Emir can’ın düşündüğü gibi kafesindeki yemleri iştahla yemek yerine çıldırmışçasına kendisini oradan oraya vuruyordu. Korkmuştu Emir can. Kuşun kendisine bağlanacağını ummuştu. Ya da en azından yemi yiyebilir ve sevinçle öterek kendisine teşekkür edebilirdi. Acaba durumu babasına açmalı mıydı? Kafası karışmıştı. Tuhaf duygularla oradan ayrıldı. O gece erkenden yattı.
Minik serçe kendisine gösterilen iyi niyeti anlayamamıştı. O, başından geçen olayların etkisiyle farklı şeyler düşünmüştü. En çok ta özgürlüğünü kısıtlayan tel örgünün içine bırakılışına üzülmüştü. Alışık olmadığı bir ortamdaydı şimdi. Başını hangi yöne çevirse ne güneşi görebiliyor ne de gecenin karanlığında parıldayan yıldızları seçebiliyordu. Ormanın derinliklerinden gelen tanıdık sesler yerine şimdi, kara bir kutuda birden ışıklı görüntü ortaya çıkıyor ve tanımlayamadığı garip sesler, yaşadığı odanın duvarlarında yankılanıyordu. Benzerlerine göre daha küçük yapıda olan bir canlı, her gün tel örgüye yem ve su bırakıyordu. Ormanda böyle bir canlı gördüğünü hatırlamıyordu serçe. Ama hiç değilse kendisine zarar vermiyorlardı. Bu arada yaşadığı kafeste iyice semirmiş, günler günleri kovaladıktan sonra kanatları gelişerek güç toplamış, özgürlüğüne kavuşacağı o günü hissetmişçesine uçmak üzere tetikte bekliyordu.
Serçenin eve getirilişinin üzerinden yaklaşık bir hafta geçtikten sonra babası Emir can’a;
_ “Oğlum artık vakit tamam. Kuşu serbest bırakmalıyız.” Dedi.
Emir can, verdiği sözü yerine getirmenin gururuyla bir koşuda kafesi getirdi. Babası ile birlikte pencerenin önünde kafesin kapısını açtılar. “Pırrr” diye duydukları kanat sesinden sonra Emir can, yüreğinde ince bir sızı hissetti. Üzülmüştü. Bu arada babası şefkatle oğlunun başını okşuyordu.
Minik serçe masmavi göğe doğru atıldı. Olabildiğince çırpıyordu kanatlarını. Rüzgârın yardımıyla yükseldi, yükseldi, yükseldi. Tanıdığı, bildiği her şey tam karşısındaydı şimdi. Güneş ışınlarının tatlı sıcaklığını vücudunda hissediyor, meltem esintileri tüylerinin arasında akıp gidiyordu.
Minik serçe özgürlüğüne kavuşmanın ilk şaşkınlığını üzerinden atar atmaz alçaldı. Emir can’ın başı üzerinde küçük bir daire çizdikten sonra ufukta kaybolup gitti. Emir can bu deneyimden sonra doğada ki yabani güzelliğe ait öğreneceği pek çok şeyin bulunduğunu anlamıştı artık.
Aydın AKDENİZ















